Bugün tanık olduğumuz sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, tayfunlar, seller ve orman yangınları, bütünsel olarak değişmekte olan bir iklim rejiminde yaşadığımızı ve bunun dünyanın her yerinde ekosistemleri, altyapıları, toplulukları ve işletmeleri etkilediğini acı bir şekilde hatırlatmaya devam ediyor. Dolayısıyla iklim değişikliğinin tüm bu etkilerine karşı hazır mıyız, nasıl hazırlanacağız ya da ne kadar hazırız soruları son yıllarda giderek daha fazla sorulmaya başlandı.
Tüm bu etkilere karşı hazırlığa yönelik olarak “Uyum” (Adaptation) ve de elbette ona bağlı olarak “Uyum Finansmanı” 25 yılı aşkın süredir uluslararası iklim müzakerelerinin temel kavramlarından biri haline gelmiş durumda. Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP31 yaklaşırken, gündemin en önemli başlıklardan biri olacağı da kesin gibi. Uyum finansmanı elbette öncelikli olarak iklim tehditlerine karşı bir tür “savunma” görevine sahip olsa da tek başına bu yaklaşımın yeterli olmadığı görülüyor. Son çalışmalar uyum finansmanının ve yatırımlarının aynı zamanda ekonomik, sosyal ve çevresel getiriler de sağlayabildiğini gösteriyor.
Kâr amacı gütmeyen bağımsız bir araştırma kuruluşu olan Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün (World Resources Institute) liderliğinde hazırlanan ve geçen yıl yayımlanan “İklim Uyumuna Yatırım Gerekçesini Güçlendirmek: Dayanıklılığın Üçlü Getirisi Yaklaşımı” adlı rapor bu durumu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. 320 uyum yatırımını, 12 ülkeyi ve 2014-2024 dönemini inceleyen rapora göre, uyuma yatırılan her 1 doların 10 yıllık bir dönem boyunca 10,50 doların üzerinde fayda sağlaması mümkün. Değerlendirilen yatırımların toplam maliyeti 133 milyar dolar olurken, bu yatırımların yaklaşık 1,4 trilyon dolar tutarında fayda yaratabileceği hesaplanıyor.
Hâl böyleyken öncelik, iklim şoklarının yol açtığı zararları azaltarak kayıplardan kaçınmak. Ardından uyum faaliyetlerinden kaynaklanan ekonomik kazanımlar; verimliliği, yatırımları ve büyümeyi artırmak ve sonrasında da daha iyi sağlık, ekosistemlerin korunması ve yaşam kalitesinin yükselmesi gibi sosyal ve çevresel ortak faydalar sağlamak başlıca hedefler olmalı.
Yıllık 365 Milyar Dolara İhtiyaç Var
Uyum finansmanında son duruma bakıldığında ise niyetlerle sonuçlar arasındaki açığın büyüklüğü gün gibi ortada. İklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için ihtiyaç duyulan finansman ile fiilen sağlanan finansman arasındaki farkı ifade eden “uyum açığı” son derece büyük. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kamu bütçelerinin de sınırlı olması, büyük bir finansman açığı yaratıyor. Bu durum özellikle iklim krizinde en az paya sahip bulunan ancak iklim etkilerine en fazla maruz kalan ülkeler açısından ciddi bir adaletsizliğe neden oluyor. Tartışmalar sıklıkla uyum projelerinin finanse edilebilir hale getirilmesi gerektiğine vurgu yapsa da bunun finansal açıdan ne anlama gelebileceğini yeterince somutlaştırmıyor. Sorun çoğu zaman sermaye eksikliği olarak tanımlanıyor. Oysa gerçekte sorun çoğu zaman nakit akışı eksikliğinden kaynaklanıyor. Nitekim bir yerden nakit akışı sağlanmadığı sürece bir uyum faaliyetinin finanse edilmesi mümkün değil.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 2025 Uyum Açığı Raporu’na göre, modellenmiş maliyetler temel alındığında, 2035 yılında yıllık ihtiyaç 310 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Ulusal Katkı Beyanları (NDC’ler) ve Ulusal Uyum Planları’nda (NAP’ler) ifade edilen ihtiyaçların mevcut eğilimler doğrultusunda ileriye taşınmasına dayanan hesaplamada ise bu rakam yıllık 365 milyar dolara yükseliyor.
Buna karşılık, gelişmekte olan ülkelere yönelik uluslararası kamu uyum finansmanı akışları 2023 yılında 26 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin uyum finansmanı ihtiyacının mevcut finansman akışlarının 12 ila 14 katına ulaştığı anlamına geliyor.
Finansmanın Önemli Bölümü Hibe Yerine Krediyle Gerçekleşiyor
Tüm bu yetersizliklere rağmen geçen yıl Brezilya’nın Belem kentinde düzenlenen COP30’da iklim değişikliğine uyum meselesi nihayet merkez sahneye çıktı. Öyle ki, 2035 yılına kadar uyum finansmanının 3 katına çıkarılmasına yönelik tarihi bir taahhütte bulunuldu ve bu, bir dönüm noktası olarak nitelendirildi. COP30’da ayrıca hibelerin ve imtiyazlı kredilerin artırılması, yüksek faizli borçlandırmanın azaltılması, uyum projelerinin uygulanmasını kolaylaştıracak kapasite geliştirme ve teknik destek mekanizmalarının güçlendirilmesi kararları alındı. Yanı sıra finansmanın özellikle en az gelişmiş ülkeler, küçük ada devletleri ve Afrika ülkeleri gibi en kırılgan haldeki ülkeler için erişilebilir hale getirilmesi konusunda da uzlaşıldı.
Ancak bütün bu kararlara rağmen finansmanın 2035 yılına kadar üç katına çıkarılması ilerleme gibi görünse de, bu gelişme bile fazlasıyla yavaş. Nitekim özellikle de en az gelişmiş ülkeler, taahhüt edilen söz konusu finansmanın iklim krizinin etkilerini hâlihazırda yaşayan topluluklara ulaşıp ulaşamayacağı konusunda kuşkulu. Bu ülkeler açısından mesele yalnızca ne kadar finansman taahhüt edildiği değil; aynı zamanda paranın nereye gittiği ve kimin karar verdiği üzerine. İklim finansmanının çoğu zaman ulusal veya uluslararası düzeyde sıkışıp kalması ve iklim krizine yanıt verme konusunda en uygun konumda bulunan yerel aktörlere çok az kaynak ulaşması, finansmanın önemli bölümünün hibe yerine kredi olarak sağlanması bu ülkelerin borç yükünü büyütüyor; deyim yerindeyse bir borç sarmalı yaratıyor. Dolayısıyla Afrika ülkeleri, küçük ada devletleri, en az gelişmiş ülkeler ve G77 ülkeleri bu konuda daha iddialı hedefler konulmasını talep ediyor.
Uyum Finansmanı Antalya’da Öne Çıkacak
Elbette bu ülkeler taleplerinde son derece haklılar çünkü iklim etkilerine karşı kırılganlığı azaltmak, uyumla beraber, daha hızlı ve dirençli bir kalkınmadan da geçiyor. İklim finansmanına ilişkin rakamlar ise genellikle yalnızca üçüncü unsuru, yani hedefli uyum müdahalelerini kapsıyor. Oysa özellikle dünyanın en yoksul ülkeleri açısından dirençli ve hızlı kalkınma hayati bir öneme sahip.
Örneğin yoksulluk içinde yaşayan insanlar iklim etkilerine karşı her zaman daha kırılgan durumdalar. Dolayısıyla yoksulluğu azaltmak, iklim karşısındaki kırılganlığı azaltmanın en etkili yollarından birini oluşturuyor. Tabii ki bunu yaparken de, iklim değişikliğine dirençli bir inşa sürecini de hesaba katmak gerekiyor. Bu noktada da yaklaşık 3 ay sonra gerçekleşecek COP31 çok büyük bir önem arz ediyor. Uyum finansmanının yeniden artırılması ve 3 kat hedefinin somut yıllık taahhütlere dönüştürülmesi, hangi ülkelerin ne kadar katkı sağlayacağına ilişkin daha somut yol haritalarının belirlenmesi gibi taleplerin öne çıkması bekleniyor.
Yanı sıra COP31’de özel sektörün uyum yatırımlarına daha fazla katılımını sağlayacak finansman mekanizmalarının geliştirilmesi, uyum finansmanının çoğunun hibe olarak verilmesi en çok öne çıkan talepler arasında yer alacak gibi görünüyor. Yanı sıra, çok taraflı kalkınma bankalarının bu alana daha fazla kaynak ayırması ve uyum finansmanının gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için sağlayacağı finansmanın 2025 sonrası dönemde ne kadar olması gerektiğini belirleyen çerçeve olan Yeni Kolektif Sayısallaştırılmış Hedef kapsamındaki genel iklim finansmanı hedefiyle uyumlu hale getirilmesi müzakere edilecek.
Üstelik bu finansmanın, COP28’de Dubai’de kurulan Kayıp ve Zarar Fonu (Loss and Damage Fund) ile daha koordineli çalışmasının sağlanması da müzakereler boyunca masada olacak. Ayrıca erken uyarı sistemleri, su yönetimi, tarım, sağlık ve iklime dayanıklı altyapıya öncelik verilmesi ve uyum projelerinin etkisini ölçmek için ortak göstergelerin oluşturulması da diğer öne çıkacak başlıklar olacak gibi görünüyor.
Antalya’da yapılacak müzakereler, COP30’da alınan kararlarda kaydedilecek ilerlemenin, küresel finansal mimarinin iklim finansmanı ihtiyaçlarını karşılamak üzere gerçekten ne ölçüde reforme edildiğini değerlendirmek açısından önemli bir test görevi görecek. İklim diplomasisi de, uyum finansmanına yönelik niyetlerle sonuçlar arasındaki açığın nasıl ve ne hızla küçülmeye başlayacağını daha da netleştirmeye çalışacak çünkü iklim değişikliğinin etkileri arttıkça, uyumun maliyetinin de kat be kat arttığı çok açık bir şekilde önümüzde duruyor.
Tarih: 27 Ağustos 2026