bildirim ikonu
Ana içeriğin başı

Diyelim ki, çok sevdiğimiz bir sahil kasabasında tatildeyiz. Ufka doğru uzanan denize bakmak çok hoşumuza gitmez mi? Ama bizim yerimizde bir oşinograf ya da jeolog otursaydı, söz konusu manzaranın bir yandan keyfini çıkarırken bir yandan da gördüğü manzaranın yalnızca sudan ibaret olmadığını, erimiş buzun da ortama dahil olduğunu düşünmekten kendisini alamazdı. Dünya nüfusunun en az yarısı iklim değişikliğinin doğrudan etkilerini yaşamaya başlarken, aşırı hava olayları artarken ve zaten zarar görmüş ekosistemler ise işlevlerini giderek daha fazla yerine getiremez hale gelirken, kendi ellerimizle başlattığımız bu değişim, giderek daha zarar verici bir risk çarpanına dönüşüyor.

Bunlardan biri de çok az gündeme gelmesine rağmen küresel çapta deniz seviyesinin yükseliyor olması. Deniz seviyesi geçmişte de doğal olarak değişmişti ama bugün yaşanan artış hızı olağanüstü desek abartmış olmayız. İnsan faaliyetleri kaynaklı sera gazı salımının gezegenin sıcaklığını artırdıkça, sıcak okyanus suyunun genleşmesi ve elbette dünya çapındaki buzulların erimesi bunun en temel sebepleri. Bu iki temel nedeni net biçimde görmek ve hızlanmayı tespit etmek, atmosferde hapsolan artan ısının küresel ölçekte iklim sistemini nasıl etkilediğini anlamamız açısından çok şey ifade ediyor.

1970’lerden yakın zamana kadar, erime ve suyun genleşmesi deniz seviyesi artışına yaklaşık eşit katkı sağlıyordu. Ancak son yıllarda buz kaybı hızlandı. Öyle ki NASA verilerine göre, 2025 yılında Antarktika’daki yaz deniz buzu, 47 yıllık uydu kayıtlarında şimdiye kadar ölçülen en düşük ikinci minimum seviyeye, 1981-2010 ortalamasının yaklaşık %30 altına düştü. Yine NASA verilerine göre, 1993’ten bu yana küresel deniz seviyeleri 9-10 cm arasında yükselme gösterdi.

Konu üzerine en güvenilir referanslardan biri olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) de 2100 yılına dair küresel deniz seviyesi projeksiyonlarında bulunuyor. IPCC’nin tahminlerine göre, sera gazı emisyonlarında ciddi bir azaltıma gitsek bile deniz seviyesinin, 2100 civarında 30 ile 60 cm arasında, ortalama senaryoda 50-75 cm, fosil yakıtların yoğun kullanımı senaryosunda ise 75 cm ile 1 metre arasında yükselmesi kaçınılmaz.

 

Sosyal, Ekonomik ve Çevresel Etkileri Büyük Olacak

Deniz seviyelerinin yükselişi beraberinde birçok sonucu da getiriyor. İnsanlık yüzyıllardır ulaşım bağlantılarının, yaşam kalitesinin ve deniz kaynaklarına erişimin sunduğu imkânlar nedeniyle kıyı bölgelerine yerleşmeye hep eğilimli olageldi. Kıyıda bulunmanın elbette birçok avantajı var. Ancak kıyılar aynı zamanda o bölgedeki ekosistemi ve insanları çeşitli tehlikelere de açık bir hale getiriyor. İklim değişikliğinin yol açtığı deniz seviyesi yükselmesinin ise bu riskleri artırarak dünyadaki kıyıları etkileyen bir “risk çarpanı” gibi davranacağı da ortada. Bu durum, sel ve erozyon risklerini yükseltecek ve bazı alanların tamamen sular altında kalmasına yol açabilecek. Riskler arttıkça, aşırı olaylar ve yavaş gelişen değişimlerden kaynaklanan ekonomik ve insani maliyetler de artacak. Nitekim yükselen deniz seviyesi hiç şüphesiz kıyı koruma maliyetlerini yükseltecek. Başta balıkçılık, tarım ve turizm olmak üzere ekonomik etkilerinin yanı sıra, yolları, köprüleri, su kaynaklarını ve enerji altyapısını tehdit etmesi nedeniyle barınma kaybına ve dolayısıyla göç ve yerinden edilmeye de yol açacak.

 

İstanbul Risk Altındaki Şehirler Arasında 15. Sırada

Tüm bu etkileri arka arkaya sıralamak bir tür felaket senaryosu gibi görünse de, işin şakası yok. Yeni yayımlanan 2050 İklim Değişikliği Şehir Endeksi’ne göre daha şimdiden deniz seviyesi yükselişinin tehdit ettiği risk altında birçok önemli şehir bulunuyor. Listenin en başında ise Tayland’ın başkenti Bangkok yer alıyor. Deniz seviyesinden ortalama 1,5 metre yükseklikte bulunan bu alçak rakımlı şehir, iklim değişikliğinin yol açtığı bu olgunun bedelini şimdiden öderken, aşırı hava olaylarının sıklığındaki öngörülen artışla birlikte, Tayland’ın başkentinin üçte biri 2050 yılına kadar tamamen sular altında kalabilecek ve bunun sonucunda 11 milyon kadar insan yerinden olacak.

Kırılganlıkta ikinci sırada ise Hollanda’nın başkenti Amsterdam yer alıyor. Şehir, dünyanın en gelişmiş sel kontrol sistemlerinden bazılarına halihazırda sahip. Ancak iklim krizi hızla kötüleşirken, deniz seviyesinin yükselmesine dair öngörüler Amsterdam’ı tehlikeli bir konuma yerleştiriyor. Tahminlere göre, sel olaylarının daha yoğun ve aşırı hale gelmesi beklendiğinden, şehrin mevcut altyapısı önümüzdeki yıllarda yeterli olmayacak. Üstelik Antarktika buz tabakasının erimesi hızlanırsa, önümüzdeki 79 yıl içinde deniz seviyesinin 1,2 ila 2 metre arasında yükseleceği öngörülürken, bu senaryoda yüzyılın sonuna kadar, şehrin toplam nüfusunun %97’sine denk gelen 700 binden fazla insanın yerinden edilebileceği öngörülüyor.

Listede Amsterdam’ı sırasıyla, Vietnam’dan Ho Chi Minh City, Birleşik Krallık’tan Cardiff ve ABD’den New Orleans şehirleri takip ederken, İstanbul ise 15’inci sırada bir hayli riskli bir noktada kendine yer buluyor. Nitekim Küresel Denge Derneği’nin İstanbul ve İzmir İlleri için Deniz Seviyesi Yükselmesi ve Olası Etkileri adlı raporu da durumu Türkiye açısından gözler önüne seriyor. Rapora göre, iklim değişikliğine bağlı olarak deniz seviyesinin yüzyılın ortasında 0,5 metre, yüzyılın sonunda ise 1 metre yükselmesiyle İstanbul’da 6 milyondan fazla kişinin yaşadığı 120 kilometrekarelik bir bölge sular altında kalabilecek. Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı ve Ortaköy Camii gibi tarihi yapılar deniz seviyesinin yükselmesinden etkilenebilecek. İzmir’de ise Körfez, Kordon ile Alaçatı ve Sığacık gibi tatil beldeleri, ayrıca Gediz Deltası Kuş Cenneti de risk altında.

 

Hem Emisyon Azaltımı Hem de Risklere Hazırlık Bir Arada Olmalı

Tüm bu gerçekler ışığında öncelikli olan bütüncül düşünmek. Dolayısıyla fosil yakıtlara bağımlılıktan uzaklaşmak gerekliliğinin yanı sıra, hâlihazırda yaşananlara karşı kıyı bölgelerinde yaşayan toplulukların dayanıklılığını artırmak aynı derecede önem arz ediyor. İnsanların yaşamlarını korurken okyanus ve deniz ekosistemlerinin hassas dengesi sürdürülebilir kılabilmek ancak böyle mümkün olabilir. Şu an için Dünya genelinde yaklaşık 900 milyon insan kıyı bölgelerinde yüksek risk altında. Nitekim deniz duvarları ve bariyerler, yüzen evler, su yönetim sistemleri ve başka doğal çözümler şimdiden kıyı dayanıklılığına yönelik olarak uygulanıyor. Kıyı topluluklarının afetlerden sonra daha hızlı toparlanabilmesi, tek bir olayın uzun vadeli bir toplumsal felakete dönüşmesini önlemek için kritik öneme sahip. Örneğin afet sonrası toparlanmayı hızlandırabilecek ve kriz müdahalesini destekleyebilecek, geleneksel sigortadan farklı olarak fiziksel hasara göre değil, doğa olaylarının ölçülebilir parametrelerine göre ödeme yapan parametrik sigorta daha fazla değerlendirilecek gibi görünüyor.

Bugün artık sormamız gereken soru deniz seviyesinin yükselip yükselmeyeceği üzerine olamaz. Mesele artık denizlerin ne kadar yükseleceği, bunun hangi hızlarda artış göstereceği ve sonuçlarının ne olacağı. Tüm bu değişime biz katkı sunduğumuz için gelmekte olanın büyüklüğünü belirlemenin de bizim elimizde olacağını unutmadan elbette. 

Tarih: 07 Mayıs 2026