Dünya, bir türlü bitmek bilmeyen bir “yapım aşaması”nın içinde dönüyor gibi. Binalar ve inşaatlardan oluşan bir ormanda, her gün yürürken, araçlarda yolculuk ederken, işe gidip gelirken, iklim değişikliğinin günlük hayatımızı nasıl giderek nasıl daha fazla etkilediğini fark ediyoruz. Ancak tüm bu devinim sırasında, içinde çalıştığımız, yaşadığımız ya da alışveriş yaptığımız binaların çevresel etkisinin ne kadar büyük olduğunu çoğu zaman unutuyoruz.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ile küresel inşaat sektöründe daha sürdürülebilir uygulamaları teşvik etmek amacıyla dünya çapında paydaşları bir araya getiren bir platform olan Binalar ve İnşaat için Küresel İttifak’ın (Global Alliance for Buildings and Construction - GABC) son raporu bu etkinin boyutlarını gözler önüne seriyor. 2024-2025 Küresel Durum Raporu, inşaat sektörünün küresel enerji tüketiminin %32’sinden ve karbondioksit emisyonlarının %34’ünden sorumlu olduğuna dikkat çekiyor. Bir yandan net sıfır hedefleri doğrultusunda bina enerji kodlarının ve performans standartlarının benimsenmesiyle inşaat sektöründe kullanılan enerji yoğunluğu azalırken, raporda mevcut ilerleme hızının küresel iklim hedeflerini riske attığı da belirtiliyor.
Bu yüzden uzmanlar binaların karbonsuzlaştırılmasının küresel iklim hedeflerine ulaşmada belirleyici bir faktör olacağını ve bu alanda daha güçlü politikaların uygulanması gerektiğine dikkat çekiyor.
Yalıtım Tek Başına Yetmez
Binanın karbonsuzlaştırılması denildiğinde özellikle bizim gibi ülkelerde ilk ve maalesef genellikle de yalnızca akla gelen şey yalıtım oluyor. Hâlbuki bir binanın karbon salımı tasarımından inşasına, uzun yıllar boyunca kullanımından ömrünün sonuna kadar o binanın tüm yaşam döngüsünü yani dolaylı ya da doğrudan ortaya çıkan toplam emisyonu ifade eden “gömülü karbonu” içeriyor.
Nitekim OECD’nin ilk defa 28 ülke çapında düzenlediği Küresel Binalar ve İklim Anketi'nden çıkan sonuçlara göre ülkelerdeki bina yönetmeliklerinin %79’u yalıtım üzerine yoğunlaşırken, binanın tüm yaşam boyu karbon salımı üzerine sadece %7’si odaklanıyor.
Binaların karbonsuzlaştırılmasının önemi, 120 ülkenin Ulusal Katkı Beyanları’nda (NDC’ler) emisyonlarla mücadele etmenin bir yolu olarak bina enerji iyileştirmelerini belirtmesiyle artık geniş çapta kabul görüyor. Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için, küresel binalar ve inşaat sektörü 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşmalı ve 2030’dan itibaren tüm yeni binalar net sıfır karbon olmalı.
Tasarımdan Yıkıma Kadar Giden Bir Süreç
Binaların karbonsuzlaştırılmasına yönelik tek bir çözüm yolu yok çünkü farklı çözümler, farklı bina türleri, ülkeler ve iklimler için farklı şekilde işliyor. Ancak sıfır emisyonlu bir bina sektörü yaratmak için bazı önceliklerden bahsedebiliriz. Öncelikle ısınma ve pişirme faaliyetlerimizde fosil yakıtlar yerine elektriğe geçebiliriz. Fosil yakıtla çalışan ısınma ve pişirme yerine, ısı pompaları ve elektrikli ocaklar gibi maliyet etkin ve verimli teknolojilere geçmek çok önemli. Elbette bu geçişe elektrik üretimindeki emisyon azaltımı da eşlik etmeli ki, 2050 yılı itibarıyla bina kullanımından kaynaklanan emisyonlar sıfır değerine yaklaşabilsin.
Enerji verimliliğini artırmak ise bir diğer önemli noktayı oluşturuyor. Kullanılacak ısı pompaları, giderek yaygınlaşan klima ve benzeri cihazların teknik verimliliklerindeki iyileştirmeler giderek daha ön plana çıkacak gibi duruyor. Yanı sıra farklı bina tasarımları ve yalıtım teknikleri kullanılarak sağlanan pasif ısıtma ve soğutma ile yeni ve mevcut binaların enerji verimliliklerinde artış sağlayabiliyoruz. Üstelik bu tür iyileştirmeler, bir de akıllı bina kontrol sistemleri ve çatılara kurulan güneş enerjisi üretimi gibi uygulamaların da devreye girmesiyle daha da verimli bir hal alıyor.
Binaların gömülü karbon oranında en önemli kalemlerden birini de binanın inşası oluşturuyor. Binalarımızı nasıl tasarladığımız, inşa ettiğimiz, kullandığımız malzemeler, bunların nereden geldiği ve nasıl uygulandıkları çok önemli. Bu konuda ciddi ve erken adımlar atılmaması durumunda inşaat sektörünün iklim değişikliğinin hızlanmasına neden olmaya devam edeceği aşikar. Öyle ki, önümüzdeki 40 yıl boyunca küresel çapta yaklaşık 2,5 trilyon metrekare yeni bina alanı inşa edileceği tahmin ediliyor. Bu miktar da bir ayda tam New York şehri kadar bir alanın inşası anlamına geliyor. Yeni bina inşaatları am da bu nerenle, her yıl küresel emisyonların %7'sinden sorumlu.
Bu noktada da çelik ve çimento yerine, sürdürülebilir orman yönetimi ile elde edilen ahşap, ya da karbon elyaf, cam elyaf yani fiber takviyeli polimerler gibi hafif, dayanıklı, daha düşük karbon yoğunluğuna sahip alternatif malzemeler kullanmak öne çıkıyor. Yine inşa sırasında enerji tasarrufu sağlayan teknolojilerin kullanılması da önemli bir rol oynuyor.
Tüm bunların yanı sıra inşaat projelerinde atıkların doğru şekilde yönetilmesi, geri dönüştürülmesi de çevresel etkiyi asgari bir seviyeye çekmeye yardımcı oluyor. Örneğin bina yıkımından elde edilen beton, dolgu malzemesi olarak kullanılabilirken, çelik ve alüminyum eritilerek yeniden üretime kazandırılabiliyor.
Kamu ve Özel Sektör İşbirliği Şart
İyi haber şu ki, daha sürdürülebilir inşaat uygulamalarına geçiş, değer zincirinde büyüme ve değer yaratma için de sayısız fırsat sunuyor. Dünya çapında faaliyet gösteren önemli bir yönetim danışmanlığı şirketi olan Boston Consulting Group’un analizine göre, inşaat sektöründeki en iyi sürdürülebilirlik ölçütlerine sahip şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) riskleri daha düşük. Ayrıca LEED ve BREEAM gibi sürdürülebilir ve sağlıklı binaların tasarımına yönelik bir çerçeve sağlayan, küresel çapta tanınan sürdürülebilirlikle ilgili sertifikalara sahip binalar, enerji verimliliği, daha yüksek kiralama değeri ve daha düşük ESG riski nedeniyle daha yüksek varlık değerlerine sahip olabiliyorlar.
Binaları karbonsuzlaştırmanın iklim krizine karşı mücadelede nasıl bir etkiye sahip olduğuna yönelik farkındalık her gün büyüyor. Ancak gelişmekte olan ülkeler bir yandan iklim krizinin en ağır yükünü taşırken, aynı zamanda büyük bir şehirleşme sürecini de yaşıyor. İklim eylemi ile büyüme ve yaşam standartlarını iyileştirme ihtiyacı arasındaki bu gerilim, karbonsuz binalara doğru dönüşümün ortalama hızını bir hayli yavaşlatıyor. Dolayısıyla bu zorluğu aşmak ve çubuğu yeşil bir dönüşüme bükebilmek için, gezegenimizdeki tüm hükümetlerin ve özel sektörün işbirliği içinde inşaat ve binalara yönelik kapsamlı ve ölçülebilir standartlar belirlemeleri, öncü projelere yatırımları artırmaları ve en iyi uygulamaları benimsemeleri, her zamankinden daha acil bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
Tarih: 18 Nisan 2025