Gezegenimiz dönmeye devam ettikçe rüzgardan enerji elde etmeye devam edebileceğiz. Bu bilgi zaten cebimizde. Temiz enerjiye yönelik dönüşümü göz önüne aldığımızda, Dünya çapında kara parçalarında rüzgara yatırım ve toplam kurulu güç giderek artıyor. Vitesi tam da burada yükseltmek gerekiyor. Sürdürülebilir enerji kaynaklarını ve sistemlerini ne kadar artırırsak o kadar iyi. Elbette bu yolda hedefler hep konulacak ama gezegenimizin beklemeye vakti yok. Konu temiz enerji ve rüzgar ise kapasiteyi artırmak gerekiyor.
Klasik anlamda karasal rüzgar enerjisi dışında denizüstü rüzgar enerjisi, tam da bu bağlamda giderek önemli bir seçenek haline geliyor. Hele ki günümüzde küresel jeopolitiği ve ekonomileri yeniden şekillendirmedeki dönüştürücü rolünü düşündüğümüzde, ülkeler giderek sürdürülebilir enerji çözümlerine yöneldikçe, rüzgar enerjisi, enerji güvenliğini artırma, ekonomik büyümeyi teşvik etme ve yeni uluslararası işbirlikleri kurma kapasitesiyle giderek daha ön plana çıkıyor.
Çok Fazla Avantaja Sahip
Denizüstü rüzgar enerjisi kaynağının ilk faaliyete geçişi ise çok değil 35 yıl önce Danimarka’da gerçekleşti. Bugün artık son güncel verilere göre, küresel anlamda kurulu 83 GW kapasiteyle şimdiden 73 milyon hanenin ışığını yakıyor, yüz binlerce istihdam yaratıyor ve ekonomik büyümeyi destekliyor.
Elbette bu büyüme tesadüf değil. Öncelikle bu enerji kaynağının en büyük avantajı, deniz üzerindeki rüzgarların genellikle karaya kıyasla daha güçlü ve daha istikrarlı olması. Bu da denizüstü türbinlerinin daha güvenilir biçimde daha fazla elektrik üretebilmesini sağlıyor. Denizüstü türbinleri şehir merkezlerinden ve tarım arazilerinden uzakta inşa edildiği için tarım, konut veya kara ekosistemleriyle iç içe girmeden, özellikle yüzölçümün küçük veya nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu ülkeler açısından da büyük önem taşıyor.
Teknik olarak baktığımızda ise bu enerji kaynağı için inşa edilen rüzgar tribünleri sabit tabanlı ve yüzer olmak üzere iki ana yöntemle inşa ediliyor. Sabit tabanlı yöntemde türbinler deniz tabanına sabitlenen bir temel üzerine kuruluyor. Genel olarak sabit tabanlı sistemler, su derinliğinin yaklaşık 50 metre veya daha az olduğu deniz alanları için daha uygun. Yüzer yapılar ise örneğin Japonya gibi sığ kıyı şeridinin az, doğal afet riskinin yüksek olduğu topoğrafyalar için daha uygun bir çözüm olarak görülüyor. Karasal rüzgar enerjisine göre kurulumu çok daha zor olsa da, denizüstü rüzgar enerjisini destekleyen tedarik zincirinin gelişimi, gemi teknolojisindeki ilerlemeler, şebeke bağlantısı ve kurulum tekniklerindeki iyileşmeler, proje sürelerini ve maliyetleri azaltarak hızlı yaygınlaşmayı teşvik ediyor. Ayrıca, daha derin sularda kurulum imkanı sağlayan temel teknolojilerindeki gelişmeler de, daha zorlu ortamlarda kurulumları mümkün kılarak potansiyel saha sayısını artırıyor.
Tüm bu olumlu yanlarına rağmen denizüstü rüzgar enerjisine yöneltilen en büyük eleştiri deniz dibinde habitat kaybına ve türlerin yer değiştirmesine neden olabildiği üzerine temelleniyor. Bu yüzden de sektörün önceliği giderek operasyonların ve kullanılan malzemelerin doğaya verdiği zararı azaltacak ürün ve teknoloji tasarımlarını benimsemek, sadece temiz enerji üretimine odaklanmakla yetinmeyip bunu deniz biyoçeşitliliğiyle uyumlu hale getiren doğa-pozitif planlamalar yapmak gibi görünüyor.
Yeni Bir Çağa Giriliyor
Bu temiz enerji kaynağının küresel görünümüne baktığımızda ise denizüstü rüzgar enerjisinin yeni bir çağa girdiğini söylemek abartı olmaz. Küresel Rüzgar Enerjisi Konseyi’nin (GWEC) son raporuna göre, sektör 2024’te 8 GW ek kapasite kurdu. Son 10 yılda pazar ortalama %10 büyüdü. Yeni kurulumlarda Çin yedinci yıl üst üste lider olurken, ardından Birleşik Krallık, Tayvan, Almanya ve Fransa geldi. Rapor 2034’e kadar 2034 döneminde ortalama %21 bileşik büyüme ile 350 GW yeni kapasite eklenmesini ve toplam denizüstü rüzgar kurulumunun 2034’te 441 GW’a ulaşmasını öngörüyor.
Bu yenilenebilir enerji türüne ilgi öyle büyük ki, geçen ay 10 Avrupa ülkesi dünyanın en büyük “temiz enerji rezervuarını” oluşturmayı amaçlayan Avrupa denizüstü rüzgar çiftliği planı üzerinde tarihi bir anlaşmaya vardı. Plan kapsamında ülkeleri deniz altı kablolarıyla birbirine bağlayacak Kuzey Denizi’nde 100 GW’lık bir şebeke kurulacak. Tamamlandığında bu projenin kıta çapında 143 milyon haneye yetecek elektrik kapasitesi üretmesi bekleniyor.
Bir yandan da küresel denizüstü rüzgar enerjisi pazar büyüklüğü de artmaya devam ediyor. Şu an için 55,9 milyar dolarlık bir hacme ulaştığını görüyoruz. Bu pazarın %14,6 yıllık büyüme oranıyla 2034 yılına kadar 298,8 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’na (IRENA) göre de denizüstü rüzgar sektörü, 2030 yılına kadar küresel ölçekte yaklaşık 900 bin kişiye istihdam sağlayabilecek kapasiteye ulaşabilecek. Üstelik bunlar, yerel ekonomilere katkı sunan ve büyüyen yeşil iş gücünü destekleyen uzun vadeli, nitelikli işler olma özelliğine de sahip.
Türkiye Denizleri Toplam 75 GW Potansiyele Sahip
Denizüstü rüzgar enerjisine Türkiye’nin de ilgisi büyük. Her ne kadar şu anda işletilen bir santralımız olmasa da, rüzgar açısından verimli bir coğrafya olarak Türkiye’de ilk türbinlerin 2030’lu yılların başında devreye girmesi bekleniyor. Bu konuda atılan en önemli adım ise 2024 sonlarında Dünya Bankası ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile işbirliği içinde, Türkiye’de bir denizüstü rüzgar enerjisi endüstrisinin kurulmasına yönelik yol haritasının yayımlanması oldu. Buna göre Türkiye’de 2040 yılına kadar kurulabilecek 7 GW’a kadar kapasite geliştirilmesi öngörülürken, Bakanlık ayrıca 2035 yılına kadar 5 GW denizüstü rüzgar kapasitesine ulaşma hedefi belirlemiş durumda. Yol haritası, Türkiye denizlerinde toplam 75 GW’lık potansiyeline sahip alanlar bulunduğunu ve iyi rüzgar kaynaklarına sahip bölgelerin çoğunun yüzer temel çözümlerine uygun olduğuna da dikkat çekiyor.
Bu yol haritasıyla paralel olarak, Türkiye’nin denizüstü rüzgar enerjisi projelerini gerçekleştireceği alanlar da tespit edilmiş durumda. En büyük alan, Marmara Denizi’nde Bandırma açıklarında yer alan 1.111 kilometrekarelik bir bölge. Marmara Denizi’nde Karabiga açıklarında 410 kilometrekarelik geniş bir alanın yanı sıra, Ege Denizi’nde Bozcaada açıklarında 299 kilometrekarelik bir alan ile Marmara Denizi’nde Gelibolu açıklarında 75,6 kilometrekarelik bir alan tespit edildi. Karadeniz için de sabit temelli kurulumlar için 1,3 GW, yüzer kurulumlar için ise 13,9 GW potansiyelin şimdiden belirlenmiş durumda.
Hem dünya çapında hem de Türkiye açısından tüm bu veriler ve gelişmeler, geleceğe daha fazla umutla bakmamızı sağlıyor. Görünen o ki, henüz kullanılmamış devasa potansiyeliyle, düşük çevresel etkisiyle ve güçlü ekonomik katkılarıyla denizüstü rüzgarı, daha temiz, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir enerji geleceğinin şekillenmesinde çok büyük katkı sağlayacak.
Tarih: 18 Şubat 2026