bildirim ikonu
Ana içeriğin başı

Bazen gerçekleri kabul etmek işimize gelmez ve inkâr ederiz. Bir bakarız ki, stresli bir duruma çoktan uyum sağlamışızdır. Böyle davranmakla, aslında bir tür zaman kazandıran başa çıkma mekanizmasını devreye sokmuş oluruz. Kısa vadede işe yarar görünse de, inkâr ilerledikçe, bir tümör gibi kötü huylu hale gelebiliyor. Hatta bu durum öyle ilerleyebilir ki, insanları genel kabul gören bilimsel gerçekleri reddeden bir algı dünyasına yöneltebiliyor.

Peki, herhangi bir konu üzerinde bilimsel bir uzlaşı olduğu halde, bu fikir birliği herhangi bir kişinin dünya görüşüyle çelişince ne oluyor? Elbette inkâr hemen devreye giriyor ve söz konusu bilimsel bilgi çürütülmeye çalışılıyor. Aranan yeni “kanıtları” bulmak da internet çağında çok da zor olmuyor.  

Sosyal ve bilişsel psikoloji alanındaki bilim insanları, bireylerin hoşlarına giden bir sonuca uyan kanıtları seçme sürecini “güdümlü akıl yürütme” (motivated reasoning) olarak isimlendiriyorlar. Bu durumda insanlar gerçekleri değerlendirirken bilinçsiz önyargılarla hareket ediyor ve ortaya çıkan “gerçek” bir hayli kaymış olabiliyor ama tüm bunlara rağmen sonuç bu insanların gözünde daha az gerçek olduğu anlamına gelmiyor.

İklim değişikliğine yönelik inkâr tam da böyle bir süreçle ilerliyor diyebiliriz. Örneğin fosil yakıtların iklim değişikliği üzerindeki etkisi hakkında çok sayıda bilimsel kanıt olmasına rağmen, sesini yükselten bir azınlık hâlâ bu uyarıları reddediyor ve iklim değişikliğinin varlığını inkar ediyor. İklim değişikliği inkârı, hükümetlerin, işletmelerin ve bireylerin küresel ısınmayla mücadele çalışmalarını tehdit eden gerçek ve yaygın bir pozisyon olarak varlığını sürdürüyor.

Kanıtlara İsteyen Herkes Erişebilir

İklim değişikliği evet bir anlamıyla karmaşık ve çok katmanlı bir konu olabilir ama krizin temel gerçekleri, örneğin küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunu gösteren ezici bilimsel kanıtlara günümüz dünyasında isteyen herkes erişebilecek durumda. Yani bu gerçeği fark etmek için ille de ileri düzey bir eğitime ya da diplomaya sahip olmak gerekmiyor. Nesnel gerçeklere bağlı kalmak, gereken tek şey belki de.

Yakın geçmişe şöyle kısaca baktığımızda, 2020’de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, tüm ülkeleri iklim acil durumu ilan etmeye çağırdı ve bu mesaj, dünya genelindeki hükümetler ve ülkeler tarafından da tekrarlandı. 2021 yılında ise Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) iklimdeki hızlı değişikliklerin nedeninin “kesin olarak” insan faaliyetleri olduğunu ortaya koydu. Bugün, deniz seviyeleri ve sıcaklıklar küresel olarak artıyor ve iklim değişikliğinin etkileri, toplulukları yerinden ediyor, türleri tehlikeye atıyor ve çevreyi tahrip ediyor.

Konu hakkındaki bilimsel konsensüs şüpheye yer bırakmayacak düzeyde. Günümüzde yaşanan iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğu konusunda yayımlanan makalelerin oranının hakemli bilimsel literatürde %99’un üzerinde olduğunu görüyoruz.

Yanlış Bilgi ve Dezenformasyon En Önemli Küresel Riskler Arasında

Tüm bu gerçekler ortadayken, inkâr sorunuyla mücadele de aslında hükümetlerden akademik ve düşünce kuruluşlarına, bireylerden STK’lara kadar küresel bir çaba gerektiriyor. İklime dair yanlış bilgi ve dezenformasyon ise inkâr fikrini besliyor. Yanlış bilgi iklim değişikliğiyle ilgili yanlış veya eksik bilgilerin kötü niyet olmaksızın yayılması anlamına geliyor. Örneğin bazı kişiler uzun süren bir kış mevsimini küresel ısınmanın olmadığının kanıtı olarak yanlış yorumlayabiliyor. Kasıt olmamasına rağmen bu durum yine de kafa karışıklığı yaratıyor ve iklim bilimine olan güveni zayıflatıyor.

İklim dezenformasyonu ise kasıtlı olarak yanlış bilgilerin, insanları yanıltmak için siyasi, ekonomik veya ideolojik amaçlarla üretilmesi ve yayılması anlamına geliyor. Örneğin özellikle bazı fosil yakıt şirketlerinin, bilimsel gerçeklere şüphe düşürmek için birtakım kampanyaları finanse edebiliyor.

Hem yanlış bilgi hem de dezenformasyon bir yandan kamu güvenini azaltırken, bir yandan da iklim politikasına dair süreçlerin gecikmesine ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine de katkıda bulunuyor. Öyle ki, Küresel Risk Raporu 2024’e göre, yanlış bilgi ve dezenformasyon, iklim ve doğa krizlerinin etkileriyle birlikte insanlık için en büyük kısa ve uzun vadeli riskler arasında tanımlanmış durumda.

Bu büyük risk ayrıca geçen ay düzenlenen COP30 iklim zirvesinde de ele alındı. Tüm taraflar, dezenformasyonla mücadele ederek iklim eylemini etkin hale getirebilmek amacıyla, bilgi doğruluğunun güçlendirilmesi, bilgi bütünlüğünün resmen korunması üzerine ilk defa taahhütte bulunmuş oldu.

Belli Başlı Klasikleşmiş İnkâr Argümanları Öne Çıkıyor  

İklim değişikliği inkârının beslendiği kaynaklara baktığımızda ise karşımıza belli başlı bazı argümanlar çıkıyor. Bunlar arasında en popüler olanlardan biri, “Dünya her zaman değişiyor, bu doğal bir döngü” söylemi. Gezegenimizin iklimi elbette tarih boyunca değişimler geçirdi. Buzul ilerlemeleri ve gerilemeleri ile sonuçlanan yedi döngü yaşandı ve son buzul çağının yaklaşık 12 bin yıl önce ani bir şekilde sona ermesi, “modern iklim dönemi” ve insan uygarlığının başlangıcını işaret etti. Bu iklim değişikliklerinin çoğu, Dünya’nın aldığı güneş enerjisini değiştiren çok küçük yörüngesel değişikliklere atfediliyor. Ancak son iki yüzyıldaki hızlı değişim bu gibi doğal nedenlerle açıklanamaz. Sıcaklık artışı ile karbondioksit emisyonlarındaki artışın örtüşmesi, bunun insan faaliyetlerinden kaynaklandığını açık bir şekilde gösteriyor.

Diğer bir inkâr söylemi ise “İklim modelleri güvenilir değil” argümanı üzerine kurulu. Ancak inkârcılar modellerin doğruluğunu sorgulasa da, iklim modelleri oldukça güvenilir. Öyle ki 50 yıl önce yapılan küresel iklim modelleri bile ortalama yüzey sıcaklıklarını doğru tahmin etmiş durumda.

“Hava bu sene çok soğuk, küresel ısınma nasıl gerçek olabilir?” Bu söylem ise baştan aşağı yanlış çünkü hava kısa süreli değişkenlik gösterirken, iklim uzun süreli eğilimlerden ve kalıplardan oluşuyor. “İklim değişikliğinin etkileri abartılıyor” diye bir inkâr türü de var. Halbuki küresel sıcaklıkta küçük bir artış bile büyük çevresel etkiler yaratabiliyor. Sıcaklıktaki en ufak bir artış da dahi kuraklık, seller, kıtlık, orman yangınları ve tür kaybı da artıyor.

Bir diğer inkâr türü ise vazgeçmişlikten, yani “İklim değişikliğini zaten durduramayız” söyleminden besleniyor. Elbette ki harekete geçilmezse, ülkelerin açıkladığı mevcut emisyon azaltım planlarıyla sıcaklık artmaya devam edecek. Ancak geçen ay yayımlanan yeni bir rapor, yenilenebilir enerji ölçeğinin büyütülmesi, ulaşım, ısıtma ve sanayi gibi kilit sektörlerde elektrifikasyonun yaygınlaşması, fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesi, orman gibi büyük karbon yutak alanlarının geliştirilmesi ve atmosferden karbondioksit çekmek için karbon yakalama teknolojilerinin kullanımıyla, sıcaklık artışının yüzyılın sonuna kadar 1,5 dereceyle sınırlandırılabileceğini ortaya koyuyor.

Öte yandan ortada bir inkâr olmasa bile sadece iklim krizi gerçeğini kabul etmek, çorak ve distopik bir geleceği kabullenmek anlamına da gelmemeli. Nitekim gerçekte önümüzde duran şey, bir anlamda da hepimiz için daha adil ve daha eşitlikçi bir yaşam kurma fırsatı da taşıyor. Tabii ki bu kendi kendine olmayacak. Gelecekte bu başarıya ulaşabilmemiz ve inkârın arkasına saklanmayı gerektirmeyen bir yarın, bugün bu krizle ne kadar cesurca yüzleştiğimize bağlı olacak.

Tarih: 04 Aralık 2025