bildirim ikonu
Ana içeriğin başı

İstiyoruz ki hayat hep basit ve sorunsuz olsun. Oysa gerçekliğin ele avuca sığmayan karmaşıklığı her daim önümüzde. Yaşamlarımızı çevreleyen sorunlara müdahil olabilmemiz ve onlara çözümler sunabilmemiz için çoklu bir nedensellik ilişkisi kurmamız şart. Bir yandan temiz enerjiye geçişin önemine, gezegenimiz için ne kadar hayati olduğuna vurgu yapıp duruyoruz ama arka planda bu geçişin zorlu aşamaları için de akıl yürütmemiz gerekiyor.  

Örneğin temiz enerji için kullanılan teknolojiler hızla gelişiyor ve giderek yaygınlaşıyor. Ancak tüm bu dönüşümde teknolojik altyapı için vazgeçilmez bir temel bileşeni, tedariği öyle hiç de kolay olmayan bazı nadir mineraller oluşturuyor. Temiz enerji dönüşümü hızlandıkça bu minerallere yönelik talebin artacağı aşikâr ama bu kritik minerallerin arzı da birçok nedene dayalı olarak kısıtlı durumda.

Güneş enerjisi santrallerinden rüzgar çiftliklerine ve elektrikli araçlara kadar temiz enerji teknolojileriyle çalışan enerji sistemleri, fosil yakıt temelli enerji üretim sistemlerine göre nadir minerallere çok daha fazla ihtiyaç duyuyor. Basitçe anlatmak gerekirse, örneğin bir elektrikli otomobil, geleneksel bir otomobile göre altı kat daha fazla mineral girdisi gerektirirken, kara üzerindeki bir rüzgar santrali, gazla çalışan bir santrale göre dokuz kat daha fazla mineral kaynağına ihtiyaç duyuyor. 2010 yılından bu yana, yenilenebilir enerjilere yapılan yatırımların artmasıyla birlikte, yeni birim elektrik üretim kapasitesi başına gereken ortalama mineral miktarı %50 oranında artış gösterdi.

Kullanılan mineral kaynaklarının türleri de teknolojiye göre değişiklik gösteriyor. Lityum, nikel, kobalt, manganez ve grafit gibi mineraller, batarya performansı, ömrü ve enerji yoğunluğu açısından kritik öneme sahip. Nadir toprak elementleri ise, rüzgar türbinleri ve elektrikli araç motorları için hayati olan kalıcı mıknatıslar için gerekli. Örneğin elektrik şebekeleri büyük miktarda bakır ve alüminyuma ihtiyaç duyarken, özellikle bakır, tüm elektrikle ilgili teknolojilerin temel taşlarından birini oluşturuyor.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) Paris Anlaşması hedeflerini gözeterek ortaya koyduğu sürdürülebilir kalkınma senaryosuna göre, önümüzdeki 20 yıl içinde bakır ve nadir toprak elementlerinde %40’ın üzerinde, nikel ve kobaltta %60-70 arası, lityumda ise neredeyse %90’lık bir talep artışı olacak. Elektrikli araçlar ve batarya depolama sistemleri, artık tüketici elektroniğini geride bırakarak lityumun en büyük kullanıcısı hâline gelmiş durumda.

Üretimde Yoğunlaşma Büyük Engel

Tüm bunların yanı sıra enerji kaynağı olarak bu minerallere erişim ile kaynakların kullanımını sağlayan teknolojik altyapının sürdürülebilirliğini gözeten bir enerji güvenliği önemli bir sorun teşkil ediyor. Temiz enerjiye yönelik dönüşüm için gereken kritik minerallerin çıkarıldığı yerlerin belli başlı bölgelerde yoğunlaşıyor olması önemli bir sorun. Bu yüksek yoğunlaşma ve karmaşık tedarik zincirleri, fiziksel kesinti, ticaret kısıtlamaları veya üretici ülkelerdeki siyasi gelişmeler gibi riskleri artırabiliyor.

Küresel çapta baktığımızda, lityum ve kobalt gibi nadir elementlerin üretiminin dörtte üçünden fazlası, üç üretici ülke tarafından sağlanıyor. Bazı durumlarda, tek bir ülke dünya üretiminin yarısına yakınını gerçekleştiriyor. Örneğin 2019 yılında, Demokratik Kongo Cumhuriyeti küresel kobalt üretiminin yaklaşık %70’ini, Çin ise nadir toprak elementlerinin %60’ını sağlamıştı. Çin’in rafinajdaki payı; nikelde %35, lityum ve kobaltta %50-70, nadir toprak elementlerinde ise neredeyse %90 seviyelerinde.

Bir yandan da yeni bölgelere yatırımlar bu sıralamayı değiştirmeye de başladı. Lityum iyon batarya üretimine yapılan bir dizi yatırımın ardından, Polonya’nın kapasitesi 2022’de 73 GWH’ye yükselerek ABD’yi geride bıraktı ve Çin’den sonra dünyanın ikinci en büyük kapasitesi haline geldi.

Nikel madenciliği açısından ise Güneydoğu Asya merkezi bir bölge olarak öne çıkarken, Endonezya dünya üretiminin yarısını sağlıyor. Filipinler, Yeni Kaledonya, Rusya, Kanada ve Avustralya da öne çıkan diğer üretici ülkeler. Lityum üretiminde Avustralya dünya lideri ve toplam üretimin yaklaşık %50’sini karşılıyor.

Tüm bu üretim yoğunlaşması nedeniyle, ülkelerin ve şirketlerin coğrafi olarak daha çeşitli tedarik zincirleri kurmaları gerekiyor. Özellikle gelişmiş ülkelerin üretimde çeşitliliğin artırılması ve riskleri azaltılması adına madencilik ve rafinasyon faaliyetlerinin yerel gelişimine yönelik engelleri kaldırmaları gerekiyor.

2040’larda Geri Dönüşüm Başlayacak

Yanı sıra yeni madenlerin açılarak mevcut arzın hızla artırılması da elzem çünkü son 10 yıla baktığımızda enerji dönüşümü için gerekli kritik minerallere yönelik keşifler ve yatırımların yetersiz kaldığı görülüyor. Dolayısıyla izin süreçlerinin hızlandırılması, mevcut madenlerin üretim kapasitesinin artırılması, jeolojik araştırmaların güncellenmesi ve uluslararası veri paylaşımının geliştirilmesi, enerji güvenliği açısından hayati önem arz ediyor.

Öte yandan enerji güvenliği açısından sürdürülebilir ve sorumlu malzeme üretimi de gerekiyor. Karbon ve su yoğunluğu, cevher kalitesindeki düşüş ve atık kaya üretimi, tropik bölgelerdeki dolaylı ormansızlaşma ve biyolojik çeşitlilik etkileri, madencilik yapılan bölgedeki yerel topluluklar üzerindeki sosyal etkiler, insan hakları, çalışma standartları ve vergi kaçakçılığı gibi zorluklar gün gibi ortada duruyor. Bütün bu etkiler, karbon yoğunluğu ve çevresel etkiler konusunda güçlü düzenlemelerle ve sektörün en iyi uygulamaları benimsemesiyle ele alınmalı. Nitekim tüm bu sorunları birbirinden ayırmadan son derece ciddiye alan Birleşmiş Milletler, sürdürülebilir mineral üretimi için ‘gönüllü standartlar’ belirlemiş durumda.

Kritik mineraller açısından bir diğer önemli sorun da geri dönüşüm. Son verilere göre, teknolojik gelişimi hızlandırmak, malzeme verimliliğini artırmak ve geri dönüşümü çoğaltmak, çoğu malzeme için 2050’ye kadar kümülatif talebi[ %20-60|https://www.energy-transitions.org/new-report-scale-up-of-critical-materials-and-resources-required-for-energy-transition/] oranında azaltabilecek. Tabii ki bahsettiğimiz geri dönüşüm 2040 sonrası devreye girecek çünkü tam o yıllar içinde halihazırda kullanılan temiz enerji teknolojilerinin stokları kullanım ömürlerini tamamlamaya başlayacak.

Daha da Fazla Minerale İhtiyaç Olacak

Kritik minerallerdeki mevcut arz ve teknoloji görünümünü ele alan dünyanın önde gelen danışmanlık şirketlerinden McKinsey, kritik minerallerdeki arz-talep açığının kapanamaması durumunda, sadece 2030 yılında fazladan 400 ila 600 milyon ton karbon eşdeğeri sera gazı salımı olacağını tahmin ediyor.

Ayrıca, keşiften üretime kadar geçen uzun süreçler ve çoğu zaman bu minerallerin karmaşık cevher yataklarına sahip olması, çıkarılmalarını zor ve maliyetli hale getiriyor. Mevcut eğilimler devam ederse, birçok mineral arzının 2030’a kadar talebi karşılayamayabileceği, bunun da kısa vadeli iklim hedeflerini tehlikeye atabileceği ve fiyatlarda daha fazla dalgalanmalara yol açabileceğine de dikkat çekiliyor.

Dolayısıyla kaynak yoğunlaşmasını azaltmak başta olmak üzere, alternatif finansman kaynaklarıyla yatırımları hareketlendirmek, veri şeffaflığını artırmak, inovasyonu hızlandırmak, madencilikle ilgili çevresel, sosyal ve yönetişim standartları arasındaki tutarsızlıkları gidermek birincil önemde. Elbette tüm bu stratejilerin hayata geçmesi kamu ve özel sektörün işbirliği olmadan olmaz çünkü gerçek ortada: 2050 yılına kadar küresel net sıfır emisyona ulaşmak istiyorsak, 2040 yılı itibarıyla bugüne kıyasla altı kat daha fazla mineral girdisine ihtiyacımız olacak. İşte tam da bu yüzden bir yandan çeşitliliğini de artırmamız gereken bu kritik minerallerin, hem gezegenimizin sürdürülebilir kalkınma yolunun, hem de enerji güvenliğimizin geleceğini belirleyeceğini bir an olsun aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

Tarih: 18 Temmuz 2025