Gezegenimizdeki tüm canlıların herhangi bir değişimle ve onun beraberinde getirdiği stresle başa çıkabilmeleri için kullandığı en önemli silah, bu canlıların yaşamlarını devam ettirdikleri ekosistemler içindeki “çeşitlilik”, yani biyoçeşitlilik aslında. Bir tür doğal makine gibi çalışan biyoçeşitlilik ekosistemlerin değişim ve stresle başa çıkma kapasiteleri için hayati. Yıllar içinde insan faaliyetleri ve buna bağlı iklim değişikliğiyle büyük bir bozuluma uğrayan biyoçeşitliliğin yıllardır göz ardı edilen en büyük kısmını ise açık denizler, okyanuslar oluşturuyor.
Dünya yüzeyinin dörtte üçünü kaplayan, Dünya’daki suyun %97’sini barındıran ve hacim bakımından gezegendeki yaşam alanının %99’unu oluşturan okyanusların ekosistemleri, aşırı avlanma, habitat tahribatı, kirlilik ve iklim değişikliği nedeniyle neredeyse çöküşün eşiğinde. Yükselen okyanus sıcaklıkları akıntıları ve türlerin dağılımını değiştiriyor. Kirlilik derin deniz ortamlarına kadar ulaşıyor. Sürdürülemez uygulamalar, yavaş iyileşen kırılgan deniz tabanı habitatları da dâhil olmak üzere bu alanların baskılara yanıt verme kapasitesini zayıflatıyor. Bu gerçekleştiğinde etkiler açık denizle de sınırlı kalmıyor. Balık stokları azalıyor, ekosistemler dayanıklılığını yitiriyor ve kıyı toplulukları azalan gelir, kaybedilen işler ve besleyici su ürünlerine erişimin düşmesi yoluyla sonuçlarını hissediyor.
Neyse ki, gıdadan ilaçlara, biyoyakıtlardan diğer onlarca ürüne kadar insanlığın ihtiyaç duyduğu kaynakları sunmasının yanı sıra, gezegenimizin en büyük karbon yutağı da olan okyanuslar, 20 yıl süren müzakerelerin ardından, nihayet 17 Ocak’ta yürürlüğe giren uluslararası bağlayıcılığı olan kurallara sahip bir anlaşmayla koruma altına alınacak gibi görünüyor. Türkiye’nin de onayladığı anlaşma okyanusların geleceğini sağlama almak adına oldukça önemli bir adım.
Bugüne Kadar Gözlerden ve Akıllardan Irak Kalan Sular
Resmî adıyla Ulusal Yargı Alanlarının Ötesindeki Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (Biodiversity Beyond National Jurisdiction, BBNJ), yaygın adıyla Açık Denizler Anlaşması şimdiye kadar çözümsüz kalan okyanus yönetişimi sorunlarına nihayet bir yol sunuyor. Bunu basit bir haber olarak görmememiz, aksine bir dönüm noktası olduğunu unutmamamız gerekiyor.
Nitekim okyanusların üçte ikisinden fazlası, ulusal münhasır ekonomik bölgelerin ötesinde yer alır ve bu alanlar “açık denizler” olarak adlandırılır. Açık denizler bugüne kadar balıkçılık ve deniz taşımacılığı gibi belirli faaliyetleri düzenleyen, birbirinden kopuk uluslararası kurum ve anlaşmaların oluşturduğu parçalı bir yapı tarafından yönetilirlerken, bu parçalanmışlık, okyanus sağlığı ve biyoçeşitliliğin zarar görmesine yol açıyordu. Koruma çabalarındaki artışa rağmen, okyanusun yalnızca %8,4’ü deniz koruma alanı olarak belirlenmişti ve bu oran, 2030 için belirlenen %30 hedefinin oldukça altında kalmıştı.
Üstüne üstlük iklimi düzenleyen, oksijen üreten ve milyarlarca insanın geçimini sağlayan bu yaşam destek sistemi, küresel politikalar açısından da çoğu zaman “gözden ırak, gönülden ırak” olarak görülmüştü. Yeni anlaşma ise ekonomi ve iklim düzenlemesi gibi çok sayıda alanda hayati rol oynayan okyanusların, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve kirlilikten oluşan üçlü tehdit altında bulunduğu bir dönemde geldi.
Okyanusların Çoğunu Koruma Adına Elimizde Yasal Bir Çerçeve Var
Aslında Haziran 2023’te kabul edilen ama gerekli onayların tamamlanmasının ardından ancak geçen ay resmen yürürlüğe giren BBNJ, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında kabul edilen ve ulusların egemenliği dışında kalan uluslararası sulardaki deniz yaşamını korumayı ve sürdürülebilir kullanımı sağlamayı amaçlayan küresel bir anlaşma. Bu o kadar önemli bir gelişme ki, artık elimizde ilk kez, hiçbir ülkenin kontrolünde olmayan okyanusun %61’ini korumaya yönelik yasal bir çerçeve var. Şayet harekete şimdiden geçilir ve iki yıl içinde uluslararası sularda koruma alanları oluşturulmaya başlanırsa, 2030’a kadar okyanusun %30’unu koruma hedefi ilk kez gerçekçi hâle gelebilecek ve açık denizler sahipsiz bir alan olmaktan çıkma olasılığına sahip olabilecek.
BBNJ, ülkelerin açık denizlerde birbiriyle bağlantılı deniz koruma alanları ağı kurmasını mümkün kılacak. Zira denizlere yönelik en zararlı insan faaliyetleri bu alanlarda yürütülüyor. Ülkelerin üzerinde anlaşmaya varamadıkları durumlarda ise bu alanlar oylama ile kabul edilebilecek. Böylece koruma alanı ilanına tek bir ülkenin bile engel olabilmesinin yolu kapanabilecek.
Anlaşma ayrıca, gelişmekte olan ülkeleri kapasitelerini artırma ve deniz teknolojisinin transferi yoluyla destekleyerek, gelecekteki açık deniz koruma alanlarını geliştirme, uygulama, izleme ve yönetme konusunda daha donanımlı hale getiriyor. BBNJ’nin hukuki yükümlülükleri sayesinde örneğin herhangi bir ülkenin açık denizleri ve deniz tabanını etkileme olasılığına sahip herhangi bir faaliyeti, anlaşmaya içkin çevresel etki değerlendirmesine uygun olmak zorunda kalacak.
İnsanlığın Ortak Mirası Olarak Deniz Genetiği
Açık Denizler Anlaşması’nın bir diğer önemli hedefi de denizel genetik kaynakları ve bu kaynaklardan elde edilen faydaların adil paylaşımı üzerine olacak. Değerli ilaçlar ve diğer ürünlerin geliştirilmesinde kullanılabilen deniz genetik kaynaklarının hukuki statüsü, özellikle bu kaynakların kullanımından doğan faydaların paylaşılıp paylaşılmayacağı ve nasıl paylaşılacağı, anlaşmaya giden yoldaki müzakereler boyunca temel gerilim noktalarından biri olmuştu. Araştırma ve geliştirme kapasitesine sahip gelişmiş ülkeler, bu kaynakların “açık denizlerin serbestliği” kapsamında serbestçe erişilip kullanılabileceğini savundular. Gelişmekte olan devletler ise deniz genetik kaynaklarının “insanlığın ortak mirası”nın parçası olduğunu ve faydaların herkesle paylaşılması gerektiği argümanında ısrar ettiler. Tüm bu tartışmaların sonunda adil ve hakkaniyetli paylaşım benimsendi. Aynı zamanda bilimsel araştırmanın engellenmemesi için tam mülkiyet paylaşımı yerine bildirim ve fayda paylaşımı esaslı bir sistem kabul edildi. Bu da Kuzey-Güney ayrımını yumuşatan bir uzlaşma olarak değerlendirildi.
Şimdi Adım Atma Zamanı
Anlaşma kapsamında ayrıca “kapasite geliştirme ve deniz teknolojisi transferi” başlığında da uzlaşıldı. Söz konusu uzlaşmayla, gelişmekte olan ile gelişmiş ülkeler arasında, veri ve bilginin paylaşımı, altyapı ve teknik uzmanlığın geliştirilmesi, kısacası donanım transferinin yanı sıra bilgi beceri ve kurumsal kapasitenin de paylaşılması taahhüt edilmiş oldu.
Elbette tüm bu maddelerin yürürlüğe girmiş olması, okyanus yönetişimi açısından bir dönüm noktasını işaret ediyor ve dünyanın dört bir yanından alkış alıyor. Ancak bir yandan da asıl sınav şimdi başlıyor. Bugüne kadar sadece iklim değişikliğinin yarattığı fazla ısının %90’ını emerek gezegeni fazlasıyla koruyan okyanus bunun bedelini ödüyor. Dolayısıyla çiçeği burnunda bu anlaşmayı gerçekten uygulamaya taşıyarak, hem okyanus hem de tüm canlılar açısından bir çeşit çok taraflı başarıya dönüştürmek adına çaba gösterme sırası bizlerde.
Tarih: 16 Şubat 2026