bildirim ikonu
Ana içeriğin başı

Somut sonuçlarını yaşamaya başladığımız iklim krizinin çözümü, gezegenimizdeki insan faaliyetleri kaynaklı sıcaklık artışını kabul edilebilir sınırlar içinde tutabilme becerimizden geçiyor. Ama bu beceri son derece acil ve iddialı politikalar gerektiriyor. Ancak bir yandan uluslararası düzeyde ülkeler arasında yaşanan uyuşmazlıklar, iklim krizinde sorumluluğu üstlenmek istemeyen ülkelerin direnci, kabul edilen küresel anlaşmaları hayata geçirecek ve denetleyecek uluslarüstü kurumların eksikliği, üstüne üstlük bir yandan iklim krizine dair şüpheci yaklaşımlar bu acil durumu küresel eylemlerle çözmenin önündeki en önemli engeller olarak karşımızda duruyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Avrupa Birliği (AB), dünyanın başka bölgelerine de örnek olabilecek nitelikte önemli bir adımı hayata geçirmeye başladı. 2026 başı itibarıyla Birlik, AB’ye ithal edilecek bazı ürünleri üretimlerindeki karbon yoğunluklarına göre vergilendirmeye başlayacak. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM – orijinal adıyla Carbon Border Adjustment Mechanism) adı verilen bu yeni uygulamayla, eğer gelen ürün, AB standartlarında belirlenen karbon yoğunluğunun üzerinde üretilmişse, belirli bir karbon vergisine tabi tutulacak.

 

Öncelikli Hedef Karbon Yoğun Sektörler

SKDM’nin arka planında ise esasen AB’nin 2020 yılında sera gazı emisyonlarını 2030’a kadar 1990 seviyelerine göre %55 oranında azaltma hedefi bulunuyor. Bu hedefe ulaşmak için Avrupa Komisyonu önce, iklim ve enerji politikalarında kapsamlı bir reform paketi olan “Fit for 55” paketini sundu. SKDM de işte tam da bu noktada, bu daha iddialı iklim politikaları ve AB Yeşil Mutabakatı çerçevesinde kabul edildi. Nitekim SKDM, dünyadaki ilk ve en büyük karbon ticareti sistemi olan ve kirleten öder ilkesine göre çalışan bir karbon piyasası olan Avrupa Birliği Emisyon Ticaret Sistemi (European Union Emissions Trading System - ETS) içinde karbon kaçağı riskini önlemek üzere sağlanan ücretsiz tahsisatların yerine gelecek. 

Bu yeni politikanın kapsamı zaman içinde genişleyecek olsa da başlangıçta, yüksek emisyonlu sektörler olarak tarif edilen çimento, demir ve çelik, alüminyum, gübre, hidrojen ve elektrik gibi ürün gruplarını kapsayacak. Dolayısıyla bu sektörlerde ithalat yapan şirketler ilk bildirim dönemi olarak belirlenen 1 Ocak-31 Aralık 2026 tarihleri arasında gerçekleşen SKDM ürünleri ithalatı için 31 Mayıs 2027’e kadar, öncelikle doğrulanmış emisyon raporlarını sunacaklar. İthal ettikleri ürünlerdeki gömülü emisyonlara karşılık gelen SKDM sertifikalarını alıp teslim edecekler. Ardından üretim yapılan menşe ülkede karbon maliyetinin ödendiği kanıtlanabiliyorsa, bu tutarlar indirim konusu yapılabilecek. Tüm bu sorumluluklar göz önüne alındığında, erken hazırlık, hem yasal uyum sürecini kolaylaştırmak hem de finansal riski azaltmak açısından hayati önem kazanacak.

 

Türkiye’nin Maliyeti Yıllık 1,1 ile 1,8 Milyar Euro Arasında Olacak

SKDM, AB’ye karbon yoğun ihracat yapan şirketler ve ülkeler açısından hem bir kriz ve zorluk, hem de bir fırsat anlamına geliyor. AB’ye ihracat yapan şirketlerin, ürünlerinden kaynaklı oluşan sera gazlarını hesaplaması ve bu emisyonları nasıl azaltabileceğini gözden geçirmesi gerekiyor. Tüm bunlar başlangıçta oldukça maliyetli olacak. Nitekim bu zorluklardan en çok etkilenecek ülkelerden başında da Türkiye geliyor. Eurostat’ın verilerine göre 2024 yılında AB, demir-çelik ve ilgili ürünlerde 77,8 milyar Euro değerinde ihracat yaptı ve 73,1 milyar Euro değerinde ithalat gerçekleştirdi. Türkiye ise, 6.2 milyar Euro ile AB ile ihracatta birinci sırada yer alırken, 3,5 milyar Euro ile ithalatta üçüncü sıraya yerleşti.

Genel resme baktığımızda ise SKDM kapsamındaki ürünler Türkiye’nin AB’ye toplam ihracatının yaklaşık %10,5’ini oluşturuyor. Dolayısıyla bu yeni durumun Türkiye açısında elektrik, çimento ve gübre sektörleri gibi emisyon yoğun sektörlerde maliyet artışlarına yol açacağı aşikâr. Üstelik demir-çelik, alüminyum ve çimento, Türkiye’nin AB’ye yaptığı ihracatta diğer AB dışı ihracatçılardan daha büyük paya sahip olduğu üç sektör olma özelliğini taşıyor.

Bahsi geçen sektörlerin hepsi karbon yoğun. Yüksek miktarda emisyona neden olan bir üretim biçimine dayanan mevcut sanayi politikaları devam ederse, yani mekanizmaya uyum sağlanmadan ihracata devam edilirse sektörlerde katma değer kayıpların yaşanması ve karbon maliyetlerinin ihracat üzerindeki yükü artırması bekleniyor. Ancak bunun da bir çözümü var. SKDM’ye uyum ve Türkiye’nin AB pazarındaki yerini koruması için öncelikle karbon fiyatlandırma mekanizmalarının ortaya konması ve Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi’nin geliştirilmesi gerekiyor. Buradan elde edilecek gelirlerle sanayinin dönüşümü, temiz enerjiden üretim süreci de desteklenebilir.

Türkiye Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) tarafından hazırlanan bir çalışmada, SKDM kapsamında ton başına nihai sertifika fiyatına bağlı olarak Türkiye’nin yıllık ortalama maliyetinin 1,1 ile 1,8 milyar Euro arasında olacağı hesaplandı. Avrupa İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Dönüşüm Yuvarlak Masası’nın (European Roundtable on Climate Change and Sustainable Transition - ERCST) 2021 tarihli bir başka çalışmasında, sadece doğrudan emisyonlardan dolayı 2026 yılına kadar 399 milyon Euro ek maliyet oluşabileceği, dolaylı emisyonlar da hesaba katıldığında bu tutarın 776 milyon Euro’ya yükselebileceği tahmin ediliyor. Türk ekonomisi için Yeşil Mutabakat’ın net ekonomik etkisi üzerine yapılan bir başka çalışmada ise herhangi bir değişiklik olmazsa Türkiye’nin 2030’a kadar GSYİH’nin %2,7 ile %3,6’sı arasında bir kayba uğrayabileceği hesaplanıyor.

Yapısal Değişiklikler İçin Bir Davet Niteliğinde

Öte yandan tüm bu olumsuz gibi görünen tabloya rağmen SKDM Türkiye için çok önemli fırsatlar da sunuyor. Nitekim Türkiye, BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2021 raporuna göre iklim değişikliğinin toplumsal ve ekonomik etkileri açısından kendisini savunmasız konumda bulan birçok ülkeden biri. OECD raporuna göre de Türkiye, OECD ülkeleri arasında 10 iklim kırılganlığı ölçütünün 9’unda yüksek kırılganlık seviyesine sahip. Dolayısıyla SKDM, bir yandan da Türkiye ekonomisinde şu ana kadar zorluklar yaşanan yeşil dönüşüme dair yapısal değişimler açısından adeta bir davet niteliğinde.

Bir yandan da Türkiye’nin yeşil ve teknolojik açıdan karmaşık ürünlerle çeşitlenme potansiyelinin de oldukça yüksek olduğunu göz önüne almamız gerekiyor. 2018-2023 döneminde Türkiye, ülkelerin veya bölgelerin yeşil ürünler üretme ve ihraç etme kapasitesini ve bu kapasitenin karmaşıklık düzeyini değerlendiren bir kavram olan Yeşil Karmaşık Potansiyeli (Green Complexity Potential - GCP) açısından 6. sırada yer aldı. Üstelik 1995-99 döneminde bu bağlamda 25. sıradan, düzenli ilerlemeler kaydedilerek bu seviyeye gelindi. Türkiye ayrıca önümüzdeki 10 yıl içinde önemli talep artışı beklenen, rüzgâr türbinleri ve elektrikli araçlar gibi bazı yeşil değer zincirleri segmentlerinde de halihazırda rekabetçi konumda.

Tüm bunların yanı sıra SKDM emisyon azaltımında da önemli bir rol oynayabilecek. Mutlak ulusal sera gazı emisyonları açısından, modellenen SKDM senaryolarında, SKDM sertifika fiyatları ton başına 75 ve 100 Euro olduğunda, 2032 yılına kadar toplam sera gazı emisyonlarının sırasıyla %2 ve %3 azalması öngörülüyor. Bu anlamda SKDM’nin uygulamaya konulması, karbonsuzlaşma hızını artırabilir, yeşil yatırımlar ve ürünler yoluyla Türkiye’nin değişimden fayda elde etmesini sağlayabilir.

Elbette bu yeni sistemin ilk aşamalarında maliyet artışları kaçınılmaz. Ancak SKDM’nin getirdiği maliyet, hâlihazırda genişleyen ve uygun politikalarla büyümek isteyen yeni pazarların geliştirilmesi ve kullanılmasıyla dengelenebilme potansiyeline sahip. Bu anlamıyla da bir yandan orta ve uzun vadede, şirketler düşük karbonlu büyüme yolunun hem mümkün hem de daha kârlı olduğuna ikna olabilecek, bir yandan da SKDM, Türkiye’nin 2053 için belirlediği net sıfır hedefine önemli bir katkı sunacak gibi görünüyor.

Tarih: 21 Ekim 2025