bildirim ikonu
Ana içeriğin başı

Aralık 2015’te Paris şehri, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 21. Taraflar Konferansı’na (COP21) ev sahipliği yapmış ve neredeyse tüm ülkelerin imzaladığı ilk küresel iklim anlaşması olan Paris Anlaşması, tarihi bir dönüm noktası olmuştu. Anlaşmayı imzalayan ülkeler, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere göre 2 derecenin çok altında tutmak, bu artışı 1,5 derece ile sınırlamak için çaba gösterme taahhüdünde bulunmuştu.

Bu tarihi anlaşmanın üzerinden tam 10 yıl geçerken, şimdi de gözler Kasım ayında, gezegene nefes veren ve küresel tatlı suyun %15 ile %20’sinin depolandığı yer olan Brezilya’nın yağmur ormanlarında bulunan Belem kentinde yapılacak COP30’a çevrilmiş durumda. COP30, Paris 2015’ten bu yana en önemli iklim konferanslarından biri olarak görülüyor ve yaklaşık 60 bin kişinin katılması bekleniyor. Konferans başkanlığı, 30’dan fazla birbirine bağlı temayı kapsayan iddialı bir “Tematik Günler” takvimini açıkladı bile.

Ancak Paris Anlaşması’ndan bu yana önemli ilerlemeler kaydedilmiş olsa da, 10 yıl önce belirlenen hedeflere ulaşmaktan hâlâ uzağız. Üstelik ABD’nin bu tarihi anlaşmadan ikinci kez ayrılmasıyla, konferans kaçınılmaz olarak küresel iklim çabalarının zorlu jeopolitik bir ortamda nasıl ilerlediğinin bir değerlendirme anı haline de gelecek. Güneş ve rüzgar enerjisi ile elektrik üretmenin maliyeti her geçen gün daha da düşüyor. Ancak, dünyanın fosil yakıt bağımlılığı devam ediyor ve bu nedenle gezegenimiz sanayi devrimi öncesine kıyasla 2.6 derece ısınmış durumda. 1.5 derece ile 2 derece arasındaki yola dönmek için zamanımız hızla tükenirken COP30’dan çıkacak sonuçlar daha da fazla önem arz ediyor.  

C0P30 Endişelerle Başlayacak

Paris’ten bugüne kadar yapılan COP zirvelerinde bir yandan katılım da artış gösterdi. Her yıl düzenlenen zirveye STK’lar, şirket temsilcileri, medya mensupları ve hükümet delegasyonlarından oluşan büyük bir grup katılıyor. Bu kalabalık yapıya rağmen, gerçek karar alma yetkisi elbette temel olarak resmi ülke müzakerecilerinin elinde. Bu müzakereler de çoğu zaman, ekonomileri büyük oranda fosil yakıtlara bağlı veya şu andaki ABD gibi iklim değişikliği konusunda çok hevesli olmayan hükümetlerin iktidarda olduğu bazı ülkelerin ayak sürümeleriyle kilitlenebiliyor.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında sorumluluk paylaşımı konusundaki anlaşmazlıklar da bazen süreci tıkayabiliyor. Brezilya hükümeti bu COP’ta “yönetişimde yenilik” vaadinde bulunsa da, küresel sivil toplumun endişeleri sürüyor. Karar alma yapılarının niteliği ve sivil toplumdan yükselen seslerin nasıl değer göreceği konusunda netlik yok.

Yeni Ulusal Katkı Beyanları Gecikti

Belem’deki iklim zirvesi, küresel liderleri iklim değişikliği ve eşitsizliğin sert gerçekleriyle yüz yüze getirecek çünkü iklim krizi dediğimiz gerçek, dünya genelinde eşit şekilde hissedilmiyor. Küçük Ada Devletleri, G20 üyesi olmayan ülkeler ile Küresel Kuzey'in büyük ekonomileri arasında hem riskler hem de sorumluluklar açısından büyük farklar bulunuyor. Bu eşitsizliğin merkezinde, iklim değişikliğine karşı en savunmasız olanlarla, küresel tepkiyi şekillendirme gücüne sahip olanlar arasındaki gerilim yer alıyor. COP27’de nihayet kayıp ve zarar mekanizması tanınmış olsa da, uygulama hâlâ yavaş ilerliyor ve vaat edilen fonlar henüz sağlanmış değil. Bu durum, verilen taahhütlerle fiili uygulama arasındaki farkı ve bu ülkelerin maruz kaldığı kırılganlığı gözler önüne seriyor.

Bu arada Çin’de dahil olmak üzere Paris Anlaşması’na taraf olan ülkelerin yarısından fazlası, emisyon azaltım hedeflerini içeren Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) sunmuş durumda. Ancak birçok büyük emisyon salıcı ülke, bu taahhütleri hâlâ vermedi. Hatta iklim eylemi konusunda en iddialı bölge olan Avrupa Birliği bile son tarihi kaçırdı.

 

COP30 Müzakereden Müdahaleye Geçiş İçin Bir Fırsat Olabilir mi?

Tüm bu zorlukların ötesinde, COP30’dan beklentiler yine de büyük. Zirve, geçmiş başarısızlıklardan ders çıkarma ve küresel iklim yönetişimini yeniden tanımlama fırsatı sunuyor. Örneğin geçen yıl Azerbaycan’da düzenlenen COP29’da gelişmiş ülkeler 2035 yılına kadar gelişmekte olan ülkelere ve küçük ada devletlerine 300 milyar dolar iklim finansmanı sağlama sözü vermişlerdi. Ayrıca özel kaynaklardan fazladan 1 trilyon dolar daha sağlama konusunda da anlaşmışlardı. Ancak bu paranın nasıl bulunacağı konusunda ayrıntı vermemişlerdi ve bu konu hakkındaki bazı yanıtların COP30’da ortaya çıkabileceği öngörülüyor.

Tüm bunlarla beraber Amazon Yağmur Ormanları’nın kıyısında yapılacak zirvede Tropikal Ormanları Koruma Yatırım Fonu (Tropical Forests Forever Facility- TFFF) COP30’un en önemli girişimlerinden biri olarak öne çıkacak. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, Amazon Havzası gibi dünyanın oksijen kaynağı niteliğindeki bölgelerde, ormansızlaşmayı teşvik sistemiyle durdurmayı hedefleyen Fona daha şimdiden 1 milyar euroluk katkı sağlamayı taahhüt etti. Toplamda 125 milyar doların bir araya getirilmesi hedeflenirken, diğer ülkelerin ve özel sektörün katkılarının COP30’da duyurulması bekleniyor.

Ev sahibi Brezilya, Paris Anlaşması’nın “Küresel Durum Değerlendirmesi” (Global Stocktake) çıktılarından yola çıkarak, ulusal hükümetlerin yanı sıra şehirleri, yerli halkları, gençleri ve iş dünyasını da kapsayan daha geniş ve kapsayıcı bir çerçeve olan Küresel Olarak Belirlenmiş Katkı (Globally Determined Contribution - GDC) kavramını ileri sürüyor. Yanı sıra 2030’a kadar ormansızlaşmayı durdurmak, yenilenebilir enerji kapasitesini üç katına çıkarmak ve enerji verimliliğini iki katına çıkarmak için harekete geçmeyi teşvik etmek de konferansın önemli başlıklarından biri.

Ormanları iklim eyleminin merkezine yerleştirmeyi de hedefleyen konferansta, iklim değişikliğine uyumu ve emisyon azaltımını, iklim yönetişiminde adaleti ve kapsayıcılığı sağlamak, yerel yönetimleri ve iklim diplomasisini güçlendirmek de masada olacak.

Birçok gözlemci, Brezilya’da şimdiye kadar sadece kısmen ele alınan konuların daha net tartışılacağını bekliyor. Bunlar arasında fosil yakıtlardan vazgeçme, gönüllü karbon dengelemenin geleceği, yerli halklar ve kırılgan ülkeler için iklim adaleti gibi başlıklar yer alıyor. Muhtemelen en kritik konulardan biri, COP29’daki zayıf sonuçlar sonrası iklim finansmanına erişim yöntemlerinin ve şeffaflığının yeniden tanımlanması olacak.

Geçmişte kaçırılan fırsatlar, daha güçlü hesap verebilirlik mekanizmaları, adil finansman ve kapsayıcı direnç stratejileri ihtiyacını net biçimde ortaya koyduğu için COP30, bu boşlukları doldurmak ve iklim yönetişimi için yeni bir standart belirlemek için bir fırsat sunabilir. Elbette bu, ancak ülkelerin, geçmiş hatalardan ders çıkarıp eylemi müzakerelerin önüne koyabilmeleriyle, yani geleceğin, geçmişin derslerine ne kadar iyi uyum sağladığımızla şekilleneceğinin farkında olarak mümkün. Başka türlüsü, “dostlar alışverişte görsün”den öteye geçmeyebilir.

Tarih: 14 Ekim 2025