İklim kriziyle mücadeleye dair ne konuşursak konuşalım iki şeyin doğruluğunu kabul etmemiz gerekiyor. Birincisi; ikim eylemi çok yavaş ilerliyor. Yaklaşık 30 yıldır süren küresel müzakerelere rağmen ülkeler, 10 yıl önce imzalanan Paris Anlaşması’nda yer alan, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 1,5 derecede sınırlama hedefine ulaşmak için yeterli çabayı göstermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) Çevre Programı’nın (UNEP) kısa süre önce duyurduğu “Emisyon Açığı Açığı 2025” isimli rapor, dünyanın 2,3-2,5 derecelik bir ısınmaya doğru ilerlediğini ortaya koydu.
İkincisi; uluslararası bazı tarihi anlaşmalar olmasaydı, bulunduğumuz nokta çok daha vahim olurdu. Nitekim Paris Anlaşması’ndan önce dünya, hızlı adımlarla 4 derecenin üzerinde bir ısınmaya doğru gidiyordu. Dünya, 30 yıllık iklim müzakerelerinde bir miktar ilerleme kaydetti ve her ne kadar yeterli olmasa da küresel işbirliği yapılabilen bazı konular ısınma hızını azalttı.
Dolayısıyla tüm Dünya’nın gözleri Kasım ayı boyunca Brezilya’nın Belem kentindeki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamındaki 30. Taraflar Konferansı’na (COP30) dönmüşken, bizi bulunduğumuz yere getirmekte önemli katkıları da bulunan COP zirveleri boyunca hayata geçirilen tarihi anlaşmaları, paktları ve dönüm noktalarını anımsamak oldukça değerli.
Kyoto Protokolü, COP’lar ve İklim Anlaşmaları İçin Zemin Oluşturdu
COP zirveleri tarihinde elbette başlangıç en önemli dönüm noktalarından biriydi. 1995 yılında Berlin’de gerçekleştirilen ilk COP’un en önemli sonucu, Berlin Mandası (Berlin Mandate) oldu ve bu karar, taraf ülkelerin 2000 yılı sonrasına yönelik olarak nicel hedefler ve belirli takvimler içeren emisyon azaltımı müzakerelerini başlatmalarını zorunlu kılıyordu.
İki yıllık müzakerelerin ardından Berlin Mandası, 1997’de Kyoto’da düzenlenen COP3’te Kyoto Protokolü biçiminde hayata geçirildi. Bu protokol, küresel iklim politikası tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Öncelikle gelişmiş ülkeler bu sayede yasal olarak bağlayıcı sera gazı emisyonu azaltım hedefleri belirledi. Bu ülkeler, 2008-2012 taahhüt dönemi boyunca, sera gazı emisyonlarını 1990 seviyelerine göre ortalama %5,2 düşürmeyi taahhüt etti. Her ne kadar büyük bir başarı olsa da, Kyoto Protokolü’nün bazı sınırlamaları vardı. Özellikle, başlıca emisyon salan ülkelerden biri olan ABD, anlaşmayı onaylamadı; ayrıca bazı önemli gelişmekte olan ülkeler bağlayıcı hedefler kapsamına alınmadı. Buna rağmen, Kyoto Protokolü’nün etkisi derin oldu. Yalnızca ozon tabakasındaki tahribatın azalması gibi çevresel ilerlemelere katkı sağlamakla kalmadı, aynı zamanda sonraki COP zirveleri ve iklim anlaşmaları için temel bir zemin oluşturdu. Protokol nihayet 2005’te Montreal’da düzenlenen COP11’de resmen yürürlüğe girebildi.
Bir diğer önemli gelişme ise 2009’da Kopenhag’da düzenlenen COP15’te hayata geçti. COP15’te sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmayı hedefleyen Kopenhag Mutabakatı kabul edildi. Bu zirvede sanayileşmiş ülkeler, 2020’ye kadar ulusal emisyon azaltım hedeflerini bildirmeyi taahhüt ettiler. Küresel Güney ülkeleri ise gönüllü, kendi kendini finanse eden iklim eylemleri başlatmayı ve sanayileşmiş ülkelerden destek gören projeleri kayıt altına almayı kabul etti. Yanı sıra sanayileşmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin anlamlı ve şeffaf azaltım taahhütleri vermesi şartıyla yıllık 100 milyar ABD doları finansman sağlama sözü verdi. 2010’da Meksika’nın Cancun kentindeki COP16’da ise küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelere göre 2 derecede sınırlama hedefini resmileştiren Cancun Anlaşmaları kabul edildi.
Paris Anlaşması Paradigmayı Değiştirdi
Tüm bunların üzerinden beş yıl geçtikten sonra da iklim diplomasisi tarihindeki en önemli başarılardan biri 2015’te COP21’de oluşturulan Paris Anlaşması ile sağlandı. Bu konferans, küresel iklim politikasında önemli bir paradigma değişimini ortaya koydu. Bir yandan Kyoto Protokolü gibi yasal bağlayıcılığa sahip anlaşmalarla yukarıdan aşağıya, bir yandan da örneğin ülkelerin kendi gönüllü hedeflerini belirlemesine izin vermek gibi aşağıdan yukarıya yaklaşımları benimsedi. Paris Anlaşması, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere göre 2 derecenin altında tutmayı ve mümkünse 1,5 derece ile sınırlamak için çaba göstermeyi hedefleyen iddialı sıcaklık hedefleri belirledi. Bu, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya dönük aciliyetin önemli bir kabulüydü.
Yanı sıra her ülke sera gazı emisyonlarını nasıl azaltacağına ve iklim değişikliğinin etkilerine nasıl uyum sağlayacağına dair kendi gönüllü taahhütlerini 2020’ye kadar sunmayı taahhüt etti. Ayrıca gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere sera gazı emisyonlarını azaltma ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum sağlama konusunda mali destek sağlama sözü verdi.
2021’de Glasgow’da düzenlenen COP26 zirvesinde kabul edilen, Paris Anlaşması’nın uygulanmasını hızlandırmayı ve küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefini canlı tutmayı amaçlayan uluslararası bir uzlaşma olan Glasgow Paktı da önemli bir tarihi gelişmeydi. Örneğin bu pakt ile tarihte ilk kez bir COP metninde “kömürden çıkış” konusu açıkça yer aldı. Son anda yapılan değişiklikle “kademeli çıkış” ifadesi “kademeli azaltım” olarak yumuşatıldı. Yine de, bu ifade fosil yakıtların iklim değişikliğindeki rolünün açıkça tanınması açısından tarihi oldu.
COP26’da 2025 sonrası dönem için yeni bir iklim finansmanı hedefi belirleme kararı alınırken, Glasgow İklim Paktı, Paris Anlaşması’nın hedeflerini uygulama aşamasına taşıyan bir dönüm noktası oldu. Paris Anlaşması’nın nasıl uygulanacağına dair kurallar bütünü olan Paris Kurallar Kitabı, Glasgow’da tamamlandı.
Fosil Yakıtlar COP28’de İlk Kez Bir COP Sonuç Belgesinde Yer Aldı
Bir sonraki yıl Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenen COP27’de de yoksul ve gelişmekte olan ülkeler için önemli sonuçlara vardı. İklim değişikliğinden en çok zarar gören gelişmekte olan ve ada ülkeleri için bir “Kayıp ve Zarar Fonu” kurulmasına karar verildi.
2023’te Dubai’de gerçekleşen COP28 ise sonuç belgesinde fosil yakıtların ilk kez açıkça anıldığı sembolik bir dönüm noktasına tanıklık edilen bir zirve oldu. Metinde, “fosil yakıtlardan uzaklaşma” ifadesi yer aldı. COP28 ayrıca ilk Küresel Durum Değerlendirmesi’nin (Global Stocktake) tamamlanmasıyla sonuçlandı. Bu değerlendirme, 1.5 derece hedefinin hâlâ uzak olduğunu ve mevcut çabaların yetersiz kaldığını ortaya koydu.
Bakü’deki COP29’da da çok önemli iki karar alındı. Birincisi her ne kadar birçok uzman ve gelişmekte olan ülke temsilcileri tarafından yetersiz bulunsa da, Yeni Küresel Nicelleştirilmiş İklim Finansmanı Hedefi (New Collective Quantified Goal - NCQG) belirlendi ve 2035’e kadar yılda 1,3 trilyon ABD doları küresel iklim finansmanı hedefi kondu. Gelişmiş ülkeler, bunun 300 milyar dolarını her yıl mobilize etme sözü verdi. Ayrıca ülkeler arası karbon kredisi ticareti için Uluslararası Transfer Edilen Azaltım Sonuçları (ITMO) sistemi kurularak Paris Anlaşması’nın 6. Maddesi tamamen işler hale getirildi.
Tüm bu dönüm noktalarından sonra şimdi sırada COP30 var ve her COP gibi iyimser beklentilerle başlıyor. Belem’deki zirveyi izlerken önce önümüzde duran temel zorlukları hatırlamak önemli. Tüm ülkeler emisyonlarını çok yavaş azaltıyor. Tarihsel olarak en fazla kirleten zengin ülkeler, diğer ülkelerin karbonsuzlaşmasına yardım etmeye yeterince istekli değiller. Fosil yakıt zengini ülkeler ise kısa vadeli kâr uğruna petrol, gaz ve kömürden vazgeçmiyor. Dolayısıyla COP30 acaba bugüne kadarki COP zirveleri tarihinde ülkelerin tüm zorlukların ötesine geçerek ilham verici işbirliği sağladığı dönüm noktalarından birine mi sahne olacak, yoksa iklim diplomasisi tablosuna bir çetele daha mı atılacak, hep beraber yaşayıp göreceğiz…
Tarih: 12 Kasım 2025