Sanayi devriminden bu yana insanlığın büyük atılımlarının arkasında yeni enerji kaynaklarının rolü elbette tartışılmaz. Gerçekten de sırasıyla kömür, petrol ve doğal gazın dahil olduğu fosil yakıtlar, yaklaşık 300 yıl boyunca sanayiyi geliştirdi; refahı artırdı; evlerimizi ısıttı, soğuttu; bizi dünyanın öteki ucuna, hatta uzaya bile götürdü. Ancak bir yandan da çatışmaların, savaşların, ekonomik krizlerin ve tabii iklim değişikliğinin temel nedenlerinden birini oluşturdu. Ancak Dünya son yıllarda enerji dönüşümünde yakaladığı ivmeyle “yenilenebilir enerji çağı”na adım atmış durumda ve bu dönüşüm, sadece çevresel sürdürülebilirlik açısından değil, aynı zamanda küresel anlamda barış ve güvenliği sağlama adına da devrim yaratabilecek bir potansiyele sahip.
Ancak bu potansiyelin hayata geçmesi için galiba temiz enerjiye yönelik dönüşümü yalnızca bir “enerji meselesi” olarak görmekten vazgeçmekle işe başlamalıyız. Tüm bu dönüşümü aslında, gezegenimizin yaşadığı iklim krizine karşı da küresel bir “dayanışma çağrısı” olarak algılamak gerekiyor. Nitekim Paris Anlaşması ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansları (COP), ortak bir tehdit karşısında işbirliği kültürünü geliştirerek barışçıl ilişkilerin küresel zeminini hazırlamak manasına da geliyor.
Enerjide Dışa Bağımlılığa Son
Fosil yakıtları emekliye ayıracak yenilenebilir enerji teknolojilerinin faydalarını saymakla bitiremeyiz ama barış adına ortaya koyduğu fırsatlar çok fazla konuşulmuyor. Öncelikle yenilenebilir enerji sistemlerinin ülkelerin kendilerine ait kaynaklarıyla enerji üretmelerine olanak tanıdığını aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Bunu sağlayabilen her ülke, enerji ithalatına olan ihtiyacını azaltmış oluyor ve bu da ulusal güvenlik politikalarının daha barışçıl temellere oturtulması açısından büyük bir fırsat anlamına geliyor. Zaten Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı da (International Renewable Energy Agency – IRENA) 2019 raporunda yenilenebilir enerjinin enerji güvenliğini artırarak ülkelerin dışa bağımlılığını azalttığına özellikle vurgu yapıyor.
Yenilenebilir enerji sistemleri ayrıca merkezi büyük santraller yerine yerel ve topluluk temelli çözümleri teşvik ederken, toplulukların enerji konusunda daha fazla söz sahibi olmasını ve enerji üretiminde adaletin sağlanmasını mümkün kılıyor.
Jeopolitik Gerilimi Düşürme Potansiyeline Sahip
Enerji dönüşümü sadece karbon salımını azaltmaya katkı sunmakla kalmıyor, enerji bağımsızlığı oluştukça çatışma ve savaş risklerini de giderek azaltma potansiyeli taşıyor. Avrupa’nın en büyük düşünce kuruluşlarından biri olan Hollanda merkezli Cligendael Enstitüsü’nün raporu da bu durumu gözler önüne seriyor. Yenilenebilir enerjinin çatışma ve istikrarsızlıkla boğuşan bölgelerde barışa nasıl katkı sunabileceğini ele alan raporda, üç ana politika öne çıkıyor. Öncelikle iklim, enerji ve barış inşa alanlarındaki ortak politika hedeflerinin entegrasyonunun ve koordinasyonunun iyileştirilmesi gerekiyor. Ayrıca yenilenebilir enerjilerin yerel anlamda uyumlu diyebileceğimiz potansiyel faydalarına dair farkındalık artırmak ve diyalog geliştirmek, kamu ve özel sektör yatırımlarını artırmak için risk azaltıcı finansman mekanizmalarının geliştirilmesi de elzem görülüyor.
Bağımsız yenilenebilir enerji sistemlerine erişimin ve bu kaynaklardan üretilen elektriğin dağıtımını sağlayarak yerel toplulukların güçlendirilebileceğine dikkat çeken rapor, bu durumun toplulukları çatışmalara karşı daha dirençli kıldığını vurguluyor. Raporda ayrıca yenilenebilir enerjinin getirdiği faydalar sayesinde, yerel çatışma tarafları arasında diyalog ve yakınlaşma için bir başlangıç noktası sağlayabildiği ve daha büyük bölgesel istikrarı teşvik edebilecek ekonomik ve siyasi karşılıklı bağımlılıkları güçlendirebileceği de belirtiliyor. Yanı sıra, yenilenebilir enerji sistemlerinin, geleneksel olarak fosil yakıt temelli enerji tedarik yollarını veya kaynaklarını kontrol eden ülkelerin jeopolitik nüfuzunu azaltabileceğine de özel bir vurgu yapılıyor.
Dönüşüm Sancılı Geçiyor
Tüm bunlar elbette yenilenebilir enerjinin barışa yönelik potansiyellerini oluştursa da biryandan da küresel enerji sisteminin var olan durumu, bu barış hayalinin hâlâ uzağında olduğumuzu gösteriyor. Dünya sıklıkla dile getirilen 2050 yılına kadar “net sıfır emisyon” hedefine ulaşmak için epey yol kat etmek zorunda. Bugüne kadar temiz enerjiye yönelik dönüşüm, tarihsel olarak daha önceki enerji dönüşümlerine benzer bir şekilde, toplam enerji kapasitesine bir tür “enerji eklemesi” konumunda. Nitekim Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2021’de yaptığı bir projeksiyon da, dünyadaki sera gazı emisyonlarının 2050 hedeflerine ulaşılabilmesi için, 2020'deki 33,9 gigatonluk seviyeden 2030’da 21,2 gigatona düşmesi gerektiğini öngörüyordu. Ancak o zamandan beri emisyonlar tam tersine yavaş da olsa artıyor.
Buna ilaveten enerji dönüşümü için bir diğer zorluk da, dünya çapında enerji talebinin dramatik bir şekilde artışı. Giderek artan elektrikli araçlar, yarı iletkenlerin imalatı için ileri seviyedeki üretimler, kripto madenciliği ve bir hesaba göre 2030 yılına kadar ABD’nin yıllık elektrik üretiminin neredeyse %10’unundan daha fazlasını tüketebilecek seviyelere gelmesi beklenen yapay zeka devrimini güçlendiren veri merkezleri bu talebin başlıca kaynakları olarak görünüyor.
Ayrıca enerji talebindeki önemli bir artışın da Küresel Güney’den geleceği göz önüne alındığında, bu ülkelerin yenilenebilir enerjilere geçişi için daha fazla sermaye akışına, hibelere ve özel yatırımlara ihtiyaç duyduğu da aşikar.
Yeşil Tedarik Zinciri Bile Gerilim Nedeni
Dolayısıyla enerji güvenliğinden yerel kirleticilerin azaltılmasına kadar sorunun her boyutu ve Doğu-Batı ile Kuzey-Güney arasındaki artan jeopolitik gerilimlerle karmaşıklaşmaya devam ediyor ve bu durum “yeşil tedarik zinciri” konusunda da sorunlar çıkmasına neden oluyor. Uluslararası Enerji Ajansı, “temiz enerji teknolojileri” için gereken minerallere olan küresel talebin 2040 yılına kadar dört katına çıkacağını öngörürken, listenin başında lityum, kobalt, nikel, grafit ve bakır gibi kritik mineraller bulunuyor. Sadece 2017 ile 2023 arasında lityum talebi %266 artarken, kobalt talebi %83, nikel talebi ise %46 oranında artış gösterdi.
Açık olan şu ki, küresel enerji sistemindeki dönüşüm doğrusal ya da sürekli bir şekilde gerçekleşmeyecek. Bu zorlukları göz önüne alarak, bir yandan tüm küresel ekonomiyi yeniden yapılandıracak dönüşümü, insanlık tarihinde daha önce yaşanan enerji dönüşümlerinden farklı kılacak şekilde daha hızlı hale getirmek, dolayısıyla da dönüşüme yönelik politikaları ve yatırımları sürekli yeniden ele almak gerekecek. İnsan haklarına yönelik endişeleri kapsamlı bir şekilde ele alan temiz enerji devrimi enerji güvenliğini iyileştirmek, kalkınmayı teşvik etmek ve uzun vadeli barışı inşa sürdürülebilir kılmak için geniş bir perspektif sunabilir. Bu yüzden sırf bu özelliğiyle bile, dünya çapında çatışmaları ve savaşları önlemek adına yakalanmış “en önemli fırsat”ın tam da gözümüzün önünde durduğunu asla unutmamak gerekiyor.
Tarih: 18 Nisan 2025