İnsanlık olarak ne yazık ki felaket senaryoları üretmeye çok daha fazla meyilliyiz. Değişime yönelik tahayyüller ve eyleme geçmek ise insanlığın çoğunluğuna nedense daha zor geliyor. Ancak kastımız var olan gerçekliği idrak ederek buna uyum sağlayabilen bir değişim. İklim değişirken de bu böyle. Üstelik bu kriz, sorumlu olma ve etkilenme dereceleri farklı olsa da hiçbir bireyin, grubun veya ülkenin tek başına çözebileceği bir sorun değil.
Hâl böyle olunca 1992 yılında ülkeler çok önemli bir zirveye ve karara imza attı. O yıl Rio de Janerio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı sonrasında oluşturulan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) imzalandı ve bu sözleşmenin en yüksek karar alma organı olarak da Türkçeye Taraflar Konferansı olarak çevrilen ve herd yıl düzenlenmesine karar verilen COP (Conference of the Parties) belirlendi.
198 ülkenin imzaladığı bu sözleşme iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki ilk küresel anlaşma olması nedeniyle çok önemli. Taraf ülkeler her yıl bir COP zirvesinde toplanırken, sera gazı emisyonlarını azaltmak ve küresel sıcaklık artışını durdurmak için yeni taahhütleri müzakere ederek iklim eylemini güçlendirmeye yönelik kararlar alıyorlar.
İlki 1995 yılında Berlin’de gerçekleşen COP zirveleri kısacası iklim diplomasisi adına en önemli uluslararası platform haline gelmiş durumda. O zamandan bu yana 29 COP zirvesi gerçekleşirken, bir sonraki büyük zirve 10-21 Kasım tarihleri arasında Brezilya’nın Amazon bölgesinde yer alan Belem kentinde gerçekleşecek.
Bu zirveler, yalnızca müzakere salonlarıyla da sınırlı değil. Artık COP kapsamında yüzlerce yan etkinlik de düzenleniyor. Hükümet ve STK temsilcileri dışında, gençler, kampanyacılar, bilim insanları ve şirketler de fikirlerini paylaşıyor, yeni girişimler başlatılıp ortaklıklar kuruluyor. Bu alanlar bir yanıyla COP’u, küresel iklim çözümleri ve vizyonu için bir buluşma noktası hâline getiriyor.
COP’a katılım ve ilgi arttıkça bugüne kadar çok önemli işlere de imza atılmış oldu. Örneğin Japonya’da düzenlenen COP3 sırasında, sera gazı emisyonlarını azaltmaya dönük ilk uluslararası anlaşma olan Kyoto Protokolü kabul edildi. Yine yıllar sonra Paris’teki COP21’de küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlandırma hedefini ortaya koyan Paris Anlaşması kabul edildi.
Gündemde Ortaklaşmak Güçleşiyor
COP zirvelerinin kendi tarihine dönüp baktığımızda, özellikle son 10 yıl içindeki toplantılarda, küresel iklim finansmanı hedefleri belirleme, ulusal iklim planlarını ve ilerlemeleri gözden geçirme, uyum hedefleri oluşturma ve tarihi Paris Anlaşması’nı hayata geçirme gibi konulara odaklanıldığını görüyoruz.
Elbette tüm bu başlıklar altındaki müzakerelere, her ülke kendi iç koşulları tarafından şekillenen bir gündemle katılıyor. Ancak bu durum COP zirvelerinde çıkacak sonuçları şekillendirmek için rekabet halinde çok fazla gündemin de ortaya çıkmasına neden oluyor.
Örneğin, Pasifik Okyanusu’nda yer alan 40 bine yakın nüfusa sahip Marshall Adaları için, deniz seviyesinin yükselmesi varoluşsal bir tehdit oluşturuyor ve bu nedenle küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlama hedefi onlar için soyut bir kavram değil, hayatta kalmanın koşulu olarak ortada duruyor. Ancak diğer yandan, ekonomisi büyük ölçüde fosil yakıt üretimine dayanan ülkeler ise yeşil dönüşüm için gereken geçiş ekonomisinin kendi ekonomik çıkarlarına zarar vereceği iddiasıyla örneğin net sıfır hedeflerini bir tür hayal dünyası olarak nitelendiriyor. Birçok küçük ülke veya benzer coğrafi ve ekonomik koşullara sahip devlet, müzakerelerde etkisini artırmak için bloklar oluşturarak birlikte hareket ediyor. Yani “hepimiz aynı gemideyiz” söylemi tam olarak gerçekliği yansıtmıyor.
3,6 Milyar İnsan İklim Değişikliğinin Açık Etkisinde
Hâlbuki COP’ların sonuçları, ulusal politikaları şekillendirmek, küresel piyasaları etkilemek ve yerel topluluklar üzerinde doğrudan sonuçlar doğurmak adına çok daha güçlü olmalı. Nitekim son tabloya baktığımızda gezegenimizde şimdiden 3,6 milyar insan, kuraklık, sel ve sıcaklık stresi gibi hızla kötüleşen iklim etkilerine yüksek derecede savunmasız durumda.
Üstelik onlarca yıldır yapılan toplantılara ve açıklamalara rağmen, küresel karbon emisyonları artmaya devam ediyor ve gezegen hâlâ felaket boyutunda bir ısınma rotasında ilerliyor. UNFCCC, ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele planları uygulanırsa, atmosferde yıllık olarak salınan sera gazı miktarının 2019 seviyelerine göre 2035 yılına kadar %10 azalacağını öngörmüştü. Ancak öngörülen bu düşüş, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üzerinde sınırlamak için 2035 yılına kadar gereken %60’lık emisyon azaltımından oldukça uzak ve bilim insanlarına göre bu eşik aşıldığında çok daha ciddi etkiler ortaya çıkacak.
Ekonomik Adımlar Kademeli Değişimlerle Sınırlı Kaldı
Dolayısıyla COP zirvelerinde bir yandan ülkelerin iklim değişikliğine karşı uyum kapasitelerini güçlendirecek kararlar alınmalı, diğer bir yandan ise emisyonların daha hızlı azaltılmasının önü açılmalı. Söz gelimi COP anlaşmalarının en temel zayıf yanlarından birini, bağlayıcı olmamaları oluşturuyor. 2015’te COP21’de kabul edilen Paris Anlaşması, ülkelerin kendi ulusal hedeflerini belirlediği (Ulusal Katkı Beyanları, NDC’ler) gönüllü bir çerçeve oluşturmuştu. Ancak ülkeler bu taahhütleri yerine getirmek zorunda değiller ve uyulmaması durumunda hiçbir yaptırım bulunmuyor. Bu bağlayıcılıktan yoksun yapı, ülkelerin gerçek bir eylem planı olmadan yüksek perdeden sözler verebilmelerine yol açıyor ve kritik iklim hedeflerinin yerine getirilmesini engelliyor. COP’un, ülkelerin emisyon azaltımı hedeflerine ulaşıp ulaşmadığını izlemek veya doğrulamak için sağlam bir denetim mekanizması da yok.
Yanı sıra COP tarihsel olarak emisyon azaltımına odaklanırken, uyum ihtiyacını uzun süre göz ardı etti. Ayrıca bilim insanları, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelere göre 1,5 derece ile sınırlamak için zamanın hızla tükenmekte olduğunu defalarca vurgulasalar da, COP müzakereleri bu aciliyetle de uyumlu değil. Birçok ülkenin NDC’si bu hedefle çelişiyor ve mevcut politikalar dünyayı 2,3 ila 2,5 derecelik bir ısınmaya sevk ediyor.
COP müzakereleri çoğu zaman küçük ve kademeli adımlara odaklanıyor. Halbuki iklim krizini çözmek için köklü ekonomik dönüşümler gerekiyor. Yenilenebilir enerji sübvansiyonlarını, fosil yakıtların aşamalı olarak kaldırılmasını, sürdürülebilir tüketimi teşvik edecek politikaları etkin biçimde ele almak gerekiyor. Tüm bunların yanı sıra COP’a katılan birçok ulusal lider, uzun vadeli iklim hedeflerinden çok kısa vadeli ekonomik veya siyasi çıkarları öncelikli tutuyor.
Bağlayıcı Anlaşmalar ve Hesap Verilebilirlik Şart
Tüm bu eksikliklere rağmen COP30’a günler kala, bir yandan da umudu diri tutmak gerekiyor. Gezegenimiz için geçen her zamanın ne kadar önemli olduğuna yönelik farkındalık burada en önemli harekete geçirici unsur olmalı. Bu yüzden Belem öncesinde iklim eylemini sözde değil özde hızlanması adına, yaptırımlar içeren yasal taahhütler getiren bağlayıcı anlaşmalar ile hesap verebilme mekanizmaları oluşturmak gündemin ilk sırasında olmalı. Fosil yakıt lobilerinin rolünü sınırlayın ve şirket taahhütlerinin şeffaf ve doğrulanabilir standartlarla uyumlu olmasını sağlamak da işin önemli bir parçası. Ayrıca adil bir iklim finansmanı sağlamanın ve kademeli bir takım politikalardan ziyade, enerji, ulaşım ve tüketim sistemlerini hedefleyen dönüştürücü eylemlere odaklanmanın hayati bir rol oynayacağının bilincinde olarak, ülkelerin aciliyeti kavradıklarını ve harekete geçmeye hazır olduklarını göstermeleri gerekiyor. COP30 ve sonrasındaki COP zirveleri önce bu başlıklara çözüm bulduğu takdirde umut diri kalmaya devam edecek.
Tarih: 07 Kasım 2025