bildirim ikonu
Ana içeriğin başı

Tarih boyunca gezegenimizin farklı bölgeleri ya da kıtaları, iklimdeki değişikliklere bağlı olarak zaman zaman verimli ve bazen de sınırlı yağışa bağımlı olarak kurak arazilere ev sahipliği yaptı. Söz konusu kurak alanlar bitki örtüsü ve toprak neminin kaybıyla birlikte çölleşmeye karşı savunmasız oldu. Hatta insanlık tarihinde medeniyetler bu döngülerle yükseldi, yıkıldı, dönüştü ve bildiğimiz tarihi oluşturdu.

Ancak yüzyılı aşkın bir süredir insan kaynaklı iklim değişikliği çölleşmeyi iyice tetiklemiş durumda. Hatta gezegenimizin en önemli çevresel sorunu desek hiç de abartmış olmayız. İklim değişikliği, yağış düzenlerini değiştirerek, sıcaklıkları artırarak ve kuraklıkları şiddetlendirerek çölleşmede çok önemli bir rol oynuyor. Bu da ekosistemleri arazi bozulumuna karşı daha savunmasız hale getiriyor.

Yine iklim değişikliği nedeniyle bazı bölgelerde uzun süren kuraklıklar, bazı bölgelerde ise ani ve yoğun yağışlar görülebiliyor. Uzun süreli kuraklıklar toprağın susuz kalmasına neden olurken, yoğun yağışlar da toprağın verimli üst katmanını alıp götürerek erozyonu ve tabii çölleşme sürecini tetikliyor. Bir yandan da iklim değişikliği kaynaklı yüksek sıcaklıklar toprak neminin azalmasına ve bitki örtüsünün kurumasına yol açıyor. Bu durum da özellikle halihazırda kurak veya yarı-kurak bölgelerde çölleşmeyi hızlandırıyor.

Her Yıl 12 Milyon Hektar Toprak Kayboluyor

Peki, küresel tablo nasıl? Durum maalesef vahim. Bu gerçeklikten yola çıkan Birleşmiş Milletler (BM), 1994 yılında çevre ve kalkınmayı sürdürülebilir arazi yönetimiyle ilişkilendiren tek yasal bağlayıcı uluslararası anlaşma olan Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi’ni (UNCCD) oluşturdu.

UNCCD, çölleşmeyi şöyle tanımlıyor:

“Kurak, yarı kurak, kuru ve yarı nemli bölgelerde iklim değişkenlikleri ve insan faaliyetleri gibi çeşitli faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan arazi bozulumu.”

Yani çölleşme, sanıldığı gibi kelimenin tam anlamıyla çöllerin genişlemesi anlamına gelmiyor, su kıtlığı çeken bölgelerde arazilerin bozuluma uğraması anlamına da gelen genel bir terim. Bu durum, toprağın, bitki örtüsünün, su kaynaklarının veya yaban hayatının kalitesinde geçici veya kalıcı düşüşleri içerirken, bir yandan da toprağın tarım amaçlı kullanımında yaşanan azalmayı da kapsıyor.

Halbuki toprak gezegenimizde tür açısından en zengin habitat. Öyle ki;  gezegenimizdeki mantarların %90’ı, bitkilerin %85’i ve bakterilerin %50’sinden fazlası toprakta yaşıyor. Ancak Dünya Çölleşme Atlası’na göre, toprakların %75’i zaten bozuluma uğramış durumda ve bu durum doğrudan 3,2 milyar insanı etkiliyor. Mevcut eğilimlerin devam etmesi durumunda ise bu oranın 2050 yılına kadar %90’a yükseleceği tahmin ediliyor. UNCCD, her yıl yaklaşık 12 milyon hektar verimli toprağın çölleşme ve kuraklık nedeniyle kaybedildiğini tahmin ediyor. Bu büyüklükteki bir alan, yıllık yaklaşık 20 milyon ton tahıl üretme kapasitesine sahip.

Elbette topraklar, karbon depolamak açısından da çok önemli bir kaynak. Mesela küresel kurak alanlarda toprakların ilk iki metresi, yaklaşık 646 milyar ton karbon depolarken, bu miktar dünya topraklarında tutulan toplam karbonun yaklaşık %32’sine eşit. Ancak topraklar daha kurak hale geldikçe, karbon tutma yetenekleri azalıyor ve bu durum tersten bir etkiyle iklim değişikliğine katkıda bulunuyor.

Kuraklıkların Süreleri ve Sıklıkları Artıyor

Günümüzde iklim değişikliğine bağlı kuraklıklar, çölleşmeyi en çok tetikleyen unsurlardan biri. Kuraklıklardan etkilenen insan sayısı hızla artarken, 2000 yılından bu yana kuraklıkların sürelerinin ve sıklıklarının da %29 oranında arttığı biliniyor. Yanı sıra 2030 yılına kadar yalnızca kuraklık nedeniyle tahminen 700 milyon kişi yerinden edilme riskiyle karşı karşıya kalabileceği, milyonlarca hektar arazinin kuruyarak yaşanmaz hale geleceği de ortada.

Dolayısıyla çöl dendiğinde akla Orta Doğu, Kuzey Afrika ya da Orta Asya gibi bölgeler gelse de, iklim değişikliğinin etkisiyle çölleşme dünyanın dört bir yanında artıyor ve yayılıyor. Yani sorun yalnızca Sahra, Kalahari veya Gobi çölleriyle sınırlı değil. 2050 yılına kadar insanların dörtte üçünün su kıtlığı riskiyle karşı karşıya kalabileceği de tahmin ediliyor.

Örneğin Asya’da Çin, Özbekistan ve Kırgızistan gibi ülkelerde sıcaklıkların ciddi şekilde yükseldiği gözlemleniyor. Bu bölgelerin bazıları 1980’lerden beri çöl iklimi altında sınıflandırılmış olsa da, çölleşme artarak devam ediyor. Dağlık alanlarda kar eksikliği, buzulların yavaş yavaş kaybolmasına yol açarak, hem insanlar hem de tarım için su güvenliğini tehdit ediyor.

Ya da Güney Avrupa, son yıllarda en kötü kuraklıklarını yaşıyor. İspanya’da çölleşme ve aşırı kullanım, ülkenin “Avrupa’nın mutfağı” olarak bilinen tarım arazilerini ciddi şekilde etkilerken, Avrupa Birliği son yıllarda, İspanya’nın yanı sıra Portekiz, İtalya, Yunanistan, Kıbrıs, Bulgaristan ve Romanya’nın da çölleşmeye karşı savunmasız olduğunu vurguluyor.

Türkiye Son Derece Kritik Durumda

Çölleşme Akdeniz havzasında yaygınlaşırken Türkiye de büyük tehdit altında. BM’nin Temmuz ayında yayımladığı “2023–2025 Dünya Genelinde Kuraklık Sıcak Noktaları” başlıklı raporu, Türkiye topraklarının şaşırtıcı bir şekilde %88’inin yüksek çölleşme riski altında bulunduğuna dikkat çekiyor. Türkiye’yi Akdeniz havzasındaki en savunmasız ülkelerden biri olarak tanımlayan raporda, ülkenin 2030 yılına kadar “su stresi” altındaki bir ülkeden “su kıtlığı” yaşayan bir ülkeye olma yolunda ilerlediği uyarısı da yapılıyor. Raporda, iklim değişikliği ile birlikte sürdürülemez arazi ve su yönetimi uygulamalarının toprak bozulmasını hızlandırdığı ve ülkenin uzun vadeli gıda ve su güvenliğinin tehdit altında olduğuna işaret ediliyor.

Yüzyıl sonuna kadar, Türkiye’de yağış seviyelerinin %30’a kadar azalması ve ortalama sıcaklıkların 4-5 derece artması beklenirken, raporda böyle bir değişikliğin nüfusun ve tarım arazilerinin yaklaşık %80’inin şiddetli kuraklıktan etkileneceğine dikkat çekiliyor.

Rapor, Türkiye’deki tatlı suyun %75’inin tarım sektöründe kullanıldığını vurgularken başlıca şu çözüm önerileri sunuluyor: Yağmur suyu hasadı, gri su geri dönüşümü, akıllı sulama teknolojileri, dijital tarım sistemleri, sürdürülebilir kentsel planlama.

Kendi Çölümüzü Yaratmayabiliriz

Tabii ki çölleşmeye mücadelede sadece Türkiye’ye değil, tüm dünyaya büyük işler düşüyor. Bozuluma uğramış alanları iyileştirmek, toprak kaybını önlemek için başta ağaçlandırma gibi önlemleri almak, toprağın verimlilik istikrarını artırmak çok önemli. Tarımı, hayvancılığı ve ağaçların yetiştirilmesini planlı olarak birlikte ele alan yöntemleri yaygınlaştırarak erozyon ve iklim değişikliğini azaltmaya katkı sunmamız şart.

Ancak çölleşmeyle mücadelede tüm bu çabalar bir yana, temel neden olan iklim değişikliği ile mücadele, takvimimizde sürekli yer almalı çünkü toprak bozulumunu hızlandıran artan sıcaklıklar ve düzensiz hava koşullarının önüne geçebilmemizin yegâne yolu sera gazı emisyonlarını düşürmekten geçiyor. Bu yüzden de hiç yılmadan temiz ve adil bir enerji dönüşümünü vurgulamaya devam etmeliyiz, kendi çölümüzü yaratmaktan vazgeçip çözümün kendi elimizde olduğunu bilerek.

Tarih: 10 Ağustos 2025