Gezegenimiz bir yandan iklim krizinin içinden geçerken, doğanın kendisi insan kaynaklı karbondioksit kaynaklı emisyonların hâlâ neredeyse yarısını emebiliyor. Dolayısıyla iklim kriziyle mücadelede tam da merkez de durabiliyor. İklimi istikrarlı bir hale getirmeye yardımcı olacak doğa temelli çözümler, gezegenin ve insanlığın geleceği adına öncülük ederek güçlü bir direnç noktası oluşturabilecek durumda. Hatta yapılan araştırmalar doğa temelli çözümlerin, Paris Anlaşması doğrultusunda küresel sıcaklık artışının 2 derecenin altında tutulması için gereken emisyon azaltımlarının %37’sini 2030’a kadar sağlayabileceğini gösteriyor.
Doğa temelli çözümler kavramı, 2008 yılında Dünya Bankası tarafından ortaya atıldı. Yine aynı yıl dünyanın en eski ve büyük çevre örgütlerinden biri olan Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (International Union for the Conservation of Nature, IUCN) kavramı şu şekilde çerçeveliyor:
“Toplumsal sorunları etkili ve uyumlu bir şekilde ele almak için, doğal ve değiştirilmiş ekosistemleri koruma, sürdürülebilir yönetim ve restorasyon eylemleri; hem insan refahı hem de biyoçeşitlilik faydası sağlar. Sağlıklı ekosistemlerden kaynaklanan faydalar üzerine inşa edilir ve iklim değişikliği, afet risk azaltımı, gıda ve su güvenliği, sağlık gibi büyük zorlukları hedefler ve ekonomik gelişim için kritiktir.”
Doğa temelli çözümler genel olarak, ekosistemleri koruyan, onaran, sürdürülebilir şekilde kullanan ve yöneten, bunu yaparken sosyal, ekonomik ve çevresel sorunları ele alan ve aynı anda insan refahı ile biyolojik çeşitliliğe fayda sağlayan faaliyetlerden oluşuyor. Bu türden çözümler, ekosistemlerin direncini ve toplumsal sorunları çözme kabiliyetini artırırken, biyoçeşitliliği korumaya, tüm ekosistemin insan refahını da iyileştirecek şekilde korunmasını, yeniden onarılmasını ve sürdürülebilir biçimde yönetilmesini içeriyor.
Doğadan bahsettiğimizde “koruma” kavramı, gezegenin biyolojik çeşitliliğinin ve doğal kaynaklarının gelecekte de varlığını sürdürebilmesi için korunması ve muhafaza edilmesini kastederken, doğa temelli çözümler ise habitat restorasyonundan su kaynakları yönetimine, afet risk azaltımından yeşil altyapıya kadar çok daha geniş bir yaklaşım yelpazesini kapsıyor.
Örneğin mercan resiflerinin onarılması, yerel toplulukları fırtınalara ve sellere karşı koruyabiliyor. Bazı durumlarda bu, aynı amaçla inşa edilen insan yapımı altyapıdan daha etkili bile olabiliyor. Ya da Dünya’daki kara biyoçeşitliliğinin çoğuna ev sahipliği yapan ormanlar, temiz hava ve su sağladıkları, erozyon ve heyelanları engelledikleri ve atmosferden karbon çekerek iklimi düzenlemeye yardımcı oldukları için harika bir doğa temelli çözüm oluşturabiliyor. Yine yeşil çatılar ve kentsel alanda ağaçlandırma gibi geçirgen altyapılar sayesinde yeşil şehirler oluşturmak da bir başka doğa temelli çözüm örneklerinden birini oluşturuyor.
Bilimsel Doğrulama Şart
Doğa temelli çözümlerin ilk kullanımındaki anlamı da zaman içinde değişim gösterdi. Başlarda ağırlıklı olarak iklim değişikliğine uyum ve biyoçeşitlilik koruma amaçlarıyla doğayla çalışma yöntemlerini ifade eden doğa temelli çözümler kavramı, artık günümüzde daha çok iklim değişikliğini hafifletme yönüne kaymış durumda. Nitekim bu türden çözümler tam da bu bağlamıyla bir yandan da Paris Anlaşması, Sendai Afet Risk Azaltma Çerçevesi, Kumming-Montreal Biyoçeşitlilik Çerçevesi ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları gibi birçok küresel hedefe de doğrudan katkı sunuyor.
Öte yandan tüm bu olumlu katkılarına rağmen bu türden çözümler her seferinde başarılı olamayabiliyor ya da doğru çözüm anlamına gelmeyebiliyor. Örneğin, karbon dengelemesi için bir bölgeye uygun olmayan ağaç türleri dikmek biyoçeşitliliğe zarar verebiliyor, su kaynaklarını azaltabiliyor. Dolayısıyla bu tür projelerde bilimsel doğrulamadan kaçınılarak çözümün etkisi abartılabiliyor.
Ayrıca doğa temelli çözümler bir tür greenwashing/yesil badana görevi görerek fosil yakıtlardan çıkış ve emisyonları azaltma gibi zorunlu birtakım adımların yerini almamalı. Bunun dışında ucuz yollu doğa temelli karbon dengeleme seçeneklerine aşırı bağımlılık, örneğin şirketlerin gerçek emisyon azaltımlarını ertelemelerine de yol açabiliyor.
Şirketler Doğa Temelli Çözümlerin Potansiyelinin Farkına Varmalı
Doğa temelli çözümler için şirketlere de büyük bir görev düşüyor aslında. Günümüzde artık tüketicilerin çevre dostu şirketleri ve şeffaf kurumsal sorumlulukları daha fazla önemsediğini de göz önüne aldığımızda, doğa temelli çözümleri kurumsal sürdürülebilirlik stratejilerine entegre etmek artık hayati bir önem taşıyor. Ancak şirketlerin sürdürülebilirlik performansını finansal ve stratejik bakışla değerlendiren küresel bir analiz çalışması olan S&P Global Kurumsal Sürdürülebilirlik Değerlendirmesi’nin (S&P Global Corporate Sustainability Assessment, CSA) verilerine göre, şirketler doğa temelli çözümlerin potansiyelini henüz tam olarak kavrayabilmiş durumda değil. Şirketlerin çoğu yerel ekosistemleri geri kazanma veya yeniden oluşturma konusunda sınırlı adım atarken, çoğu şirket, operasyonlarının biyoçeşitlilik üzerindeki etkilerini değerlendirmiyor. Doğaya yüksek bağımlılığı olan sektörler dahi bu riskleri yeterince analiz etmiyor. Şirketlerin bu konuda daha hızlı adımlar atmasına ihtiyaç var. Dünya Ekonomik Forumu’na göre de, küresel ekonomik değerin 44 trilyon doları, yani küresel GSYH’sinin yarısından fazlası, doğa ve ekosistemlere bağımlı.
Kurumsal Sürdürülebilirlik Stratejilerine Entegre Edilmeli
Nitekim doğa temelli çözümlere uyum sağlamak, sürekli bir bağlılık gerektiriyor. Stratejiler, bilimsel gelişmeler ve çevresel değişiklikler doğrultusunda düzenli olarak güncellenmek zorunda. Doğa temelli çözümleri kurumsal sürdürülebilirlik stratejilerine entegre etmek sadece ahlaki bir zorunluluk değil, aynı zamanda stratejik bir gereklilik. Şirketler, özgünlüğü benimseyerek, ilgili projeleri belirleyerek, şeffaf bir yaklaşımla, sürekli iyileştirme ile işbirliğini teşvik ederek, hem sürdürülebilir bir geleceğe öncülük edebilir, hem de iklim değişikliğine karşı dayanıklılığın artırılmasına katkı sunabilirler.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na göre, bu tür girişimler 2030 yılına kadar dünya çapında 32 milyon iş yaratabilme kapasitesine sahip. Bu tür bir büyümenin, doğa temelli çözümlerin kısa süre içinde kurumsal sürdürülebilirlik programlarında da temel bir unsur hâline gelmesini sağlayacağını söyleyebiliriz.
Kanıtlar son derece güçlü. Doğaya yatırım yapmak, iklim direncini güçlendirmek, toplumsal ve bireysel sağlığı iyileştirmek ve ekonomik istikrarı desteklemek için en etkili stratejiler arasında yer alıyor. Bu türden çözümlerin önümüzdeki yıllarda uluslararası sürdürülebilirlik çabalarında merkezî bir rol oynaması bekleniyor. Doğa temelli çözünler belki de gezegenimizin sağlığı ile insan sağlığının birlikte ilerlediği bir geleceğe doğru en açık rotayı sunuyor. Ancak bu yolla daha dayanıklı, daha adil ve gelişen topluluklar inşa edebiliriz.
Tarih: 10 Aralık 2025