bildirim ikonu
Ana içeriğin başı

Kendimizi doğadan ayrı gördüğümüz ölçüde ona yabancılaşırız. Gezegenimizin %70’inden fazlasını kapladığı halde, okyanuslara karşı da benzer bir durumdayız. İnsanlık çok uzun bir süredir okyanusu uçsuz bucaksız, uzak ve kendisinden ayrı bir varlık olarak gördü, bu devasa sularla arasına sürekli bir mesafe koydu. Oysa okyanus, en büyük mesafelerin coğrafya ya da haritalar ile değil zihinde kurulduğunun adeta büyük bir ispatı gibi, soluduğumuz havada, tükettiğimiz gıdalarda ve yaşamlarımızı mümkün kılan iklimde varlığını sürdürerek hep yanı başımızda oldu.

Yine de bu mesafeyi kapatmaya yönelik algımız değişiyor. Buna yönelik en önemli adım ise 20 yıla yayılan müzakerelerin ardından, açık denizlerdeki biyoçeşitliliği korumayı amaçlayan tarihi bir Birleşmiş Milletler anlaşmasının, Açık Denizler Anlaşması’nın 2023 yılında kabul edilmesi oldu. Denizlerdeki genetik kaynakların ve bunlardan elde edilen faydaların adil paylaşımı ve deniz koruma alanlarının artırılması 2026’nın başında yürürlüğe giren bu anlaşmanın önceliklerini oluşturuyor.

Okyanusla Yeni Bir İlişki

İklim değişikliğinden, biyoçeşitlilik kaybından ve kirlilikten etkilenen okyanusların bu durumuyla ilgili farkındalık yaratmayı amaçlayan ve her yıl 8 Haziran tarihi olarak kabul edilen Dünya Okyanuslar Günü de bu yıl kampanyasını okyanuslarla insanlık arasındaki mesafeyi kapamaya odaklayan bir tema belirledi. “Yeniden Hayal Et: Bildiğimiz Dünyanın Ötesinde, Okyanusla Yeni Bir İlişki” başlıklı tema, insanlığın okyanusun cömertliğinden pasif biçimde yararlanan mirasçılar olmaktan çıkıp, onun geleceğinin aktif koruyucuları olmaya geçişin hızlandırılması teşvik etmeyi amaçlıyor.

Nitekim gezegenimizin %70’ini kapsayan okyanuslar, dünyadaki oksijenin en az %50'sini de üretiyor. Bu deniz alanları, gezegenimizin biyoçeşitliliğinin büyük bölümüne ev sahipliği yapmakla da kalmıyor, dünya genelinde bir milyardan fazla insan için başlıca protein kaynağını oluşturuyor. Okyanuslar tüm bunların yanı sıra ekonomi açısından da hayati öneme sahip. 2030 yılına kadar okyanus temelli sektörlerde yaklaşık 40 milyon kişinin istihdam edilmesi bekleniyor.

İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan fazla ısının yaklaşık %90’ını emen okyanuslar aslında iklim değişikliğine karşı büyük bir savunma hattı görevi görüyor. Atmosferdeki fazla karbondioksitin önemli bir kısmı denizler tarafından emiliyor. Bunun sonucu olarak deniz suyunun kimyası değişiyor ve okyanus asitlenmesi de kritik eşiğe yaklaşıyor. Tüm bunların yanı sıra bugün artık plastik atıklar ve mikroplastikler tüm okyanus havzalarında görülüyor. Kirlilik derin deniz ekosistemlerinde de mevcut.

Deniz Madenciliği Ne Sağlayabilir?

Okyanuslar tüm bu sorunların yanı sıra son yıllarda başka bir tür tehditle daha karşı karşıya. Dünya bir yandan yeşil dönüşüm yolunda önemli adımlar atarken, özellikle elektrifikasyonun artışıyla beraber kobalt, lityum, nikel ve diğer başka bazı nadir toprak elementleri de dahil olmak üzer kritik minerallere her geçen gün daha fazla ihtiyaç duyuluyor. Bu nedenle, bu önemli doğal kaynaklara yönelik arayış kara alanlarından okyanus tabanına kadar genişlemiş durumda ve derin deniz madenciliği gündeme daha fazla gelmeye başlıyor.

Ancak tam da bu noktada bir ikilem ortaya çıkıyor. Daha düşük karbonlu bir gelecek için gerekli mineraller, dünyanın en büyük ve en önemli ekosistemine zarar vermeden okyanus tabanından çıkarılabilir mi? Derin denizin büyük bölümü keşfedilmediği için böyle bir faaliyetin çevresel zarar riski tam olarak bilinmiyor. Bu türden bir madenciliğin savunucularına göre, derin deniz madenciliği, ülkelerin karbonsuzlaşma, dijitalleşme, ve altyapı yatırımlarıyla birlikte giderek artan kritik mineral ihtiyacını karşılamaya yardımcı olabilecek. Yine bu fikri savunanlar, net sıfır emisyon senaryosunda nikel, kobalt ve nadir toprak elementlerine olan küresel talep 2040’a kadar iki katına çıkabileceği tahminini argüman olarak kullanıyor.

Riskler Saymakla Bitmiyor

Öte yandan derin deniz madenciliğinin çevresel riskleri çok fazla. Bu madencilik esasen okyanus tabanındaki polimetalik nodül adı verilen patates büyüklüğünde yumrular içindeki gizli mineralleri çıkarmayı hedefliyor. Bakır, kobalt, çinko ve nikel bu nodüllerde bulunan en değerli elementler arasında yer alıyor. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’na göre de, yalnızca Pasifik Okyanusu’ndaki Meksika ile Hawaii arasındaki Clarion-Clipperton Bölgesi’nde yaklaşık 21,1 milyar kuru ton nodül bulunduğunu tahmin ediliyor. Ancak sadece bu bölgede 5 binden fazla yeni tür keşfedilmiş durumda.

Risklerden en önemlilerden biri de okyanusların karbon döngüsüyle ilgili. Okyanuslar dünyanın en büyük karbon yutağı ve mikroskobik canlılar bu iklim düzenleyici sistemde kritik rol oynuyorlar. Dolayısıyla derin deniz madenciliği sonrası biyoçeşitlilik kaybın, okyanusun karbon döngüsünü etkileyebileceği ve küresel sıcaklık artışını sınırlama kapasitesini azaltabileceği düşünülüyor.

Yanı sıra madenciliğin atık su, aşırı ısınma ve toksik etkiler yoluyla deniz yaşamını öldürebileceği ve bunun da uzun vadeli tür ve ekosistem bozulmasına yol açacağı tahmin ediliyor. Ayrıca polimetalik nodüllerin derin deniz canlıları için önemli bir yaşam alanı olmaları nedeniyle bilim insanları, madencilik kaynaklı habitat kaybının bazı türlerin yok olmasına yol açabileceği ve bu ekosistemlerin, toparlanabilme imkânı bulabilseler bile, bunun çok uzun zaman alacağı konusunda hemfikir.

Üstelik riskler yalnızca deniz tabanıyla da sınırlı değil. Mevcut tasarımlara göre madencilik gemilerinden boşaltılan atıklar, madencilik yapılan alanlardan kilometrelerce uzağa yayılabilecek. Bu durum, uluslararası balıkçılık açısından kritik olan açık okyanus balıkları ve omurgasızları için tehdit oluşturabilecek.

Döngüsel Ekonomi ve Gelişmiş Geri Dönüşüm En Önemli Alternatifler

Tüm bu risklerin yanı sıra birçok uzman da derin deniz madenciliğinin yeşil dönüşüm için gerekli olduğu fikrine doğrudan karşı çıkıyor. Döngüsel bir ekonomi modelini yaygınlaştırmak ve özellikle gelişmiş geri dönüşüm sistemlerini hayata geçirmek gerekli değerli mineraller açısından en önemli alternatifler olarak duruyor. Örneğin kullanılmış EV bataryalarından lityumun neredeyse tamamının geri kazanılabileceği kanıtlanmış durumda. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre de 2050’ye kadar geri dönüştürülmüş bakır, toplam talebin yaklaşık %40’ını karşılayabilecek kapasiteye sahip.

Derin deniz madenciliğine karşı olanlar bilim insanlarından da ibaret değil. Son yıllarda bilim insanlarının yanı sıra, yerli halklar, balıkçılık toplulukları, çevre örgütleri, finans kuruluşları ve hatta hükümetler, derin deniz madenciliğine moratoryum veya tam yasak için uğraş içinde. Bu nedenle bine yakın deniz bilimci ve politika uzmanı, 70’ten fazla ülkeden imza ile moratoryum çağrısında bulundu. Ayrıca 38 ülke, madenciliğe karşı ihtiyati duraklama veya yasak çağrısı yaptı.

Görünen o ki derin deniz madenciliği önümüzdeki günlerde daha fazla tartışılacak. Ancak unutmayalım ki özellikle bir nesildir ilk kez insanlık, ortak okyanusumuzun önemli bir bölümünü birlikte yönetmeyi seçti. Dolayısıyla tam da vardığımız bu aşamada iklim değişikliğine karşı elimizde kalan en büyük savunma hatlarımızdan biri olan okyanusları zayıflatabilecek faaliyetlere girişme lüksümüz yok, çünkü okyanus kıyıda başlamaz; nefes aldığımız her yerde devam eder.

Tarih: 16 Haziran 2026