Ana içeriğin başı

İklim değişikliğinin ne olduğunu ve onu yavaşlatmak için neler yapabileceğimizi biliyoruz. Ancak hâlihazırda yaşadığımız ve yaşayabileceğimiz sonuçlarıyla nasıl başa çıkacağımız konusu denklemin eksik parçası olmaya devam ediyor. Geleceğin, bugüne ve geçmişe benzemeyeceği ortada değil mi? Bu yüzden de iklim değişikliği kaynaklı şokları önceden öngörebilme ve bu bağlamda hazır olup, yaşananlardan dersler çıkarma ve yeni duruma uyum sağlama kapasitesi, yani iklim direnci kavramı önemini giderek artırıyor.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin iklim direnci tanımı çok açık ve kapsamlı:

“Sosyal, ekonomik ve çevresel sistemlerin tehlikeli bir olay veya eğilim karşısında temel işlevlerini, kimliğini ve yapısını koruyarak başa çıkabilmesi; aynı zamanda uyum sağlama, öğrenme ve dönüşme kapasitesini sürdürebilmesi.”

Dayanıklı binalar, altyapılar veya şehirler inşa etmek elbette çok uzun zamandır gündemde. Ancak özellikle son 30 yıldır iklim değişikliği de göz önüne alındığında, yeni koşullara uyum sağlayarak işlevsel kalabilen ekolojik dirençlilik kavramı giderek öne çıkmaya başladı. İklim değişikliğini tamamen önlemek mümkün olmadığı için bugün artık temel amaç “eski normal”e dönüş değil, eldekini korumak, şoklara karşı hazırlıklı olmak ve tabii ki iklim değişikliğinin ilerleme hızını olabildiğince yavaşlatmak.

Uyum ve direnç konusunda gerekli adımlar atılmadığı takdirde iklim değişikliğinin etkilerinin 2030'a kadar dünyanın en yoksul kesimlerinin %80'ini kırılgan koşullarda yaşayan insanlar haline getirmesi ve 2030'a kadar 100 milyon, 2050'ye kadar ise 720 milyon insanı aşırı yoksulluğa sürükleme riski bulunuyor. Ya da 2050'ye kadar tarımsal verimi %30'a kadar azaltması, bundan en fazla küçük ölçekli çiftçilerin etkilenmesi ve milyarlarca düşük gelirli insan için kritik öneme sahip olan gıda fiyatlarını %20 artırması bekleniyor. Yanı sıra yeterli suya erişemeyen insanların sayısını 3,6 milyardan 2050'de 5 milyara çıkaracağı ve de kıyı kentlerinde yaşayan yüz milyonlarca insanı evlerini terk etmeye zorlayacağı tahmin ediliyor. Hâlbuki etkili afet risk yönetimi uygulamalarının hayata geçirilmesi, iklim kaynaklı afetlerin ardından 2050'de uluslararası insani yardıma ihtiyaç duyacak insanların sayısını %90 oranında azaltabilecek.

 

Altyapı Yetmez, İnsan Sağlığı da Dayanıklılığın Merkezinde Olmalı

Dolayısıyla iklim direnci için erken uyarı sistemlerinden, iklim riski değerlendirmelerine, acil durum planları ve müdahalelerden, altyapı ve hizmetlerin iklim değişikliğine karşı dayanıklı hale getirilmesi, kapasite geliştirmeye ve tüm bunlara yönelik kamu ve özel sektörün finansmanının artarak erişilebilirliğinin kolaylaşması son derece önemli. Dünya Ekonomik Forumu’nun geçen yılın sonunda yayımladığı “Direnç Fırsatı: Kamu-Özel İş Birliğiyle İklim Direncini Güçlendirmek” başlıklı raporuna göre, büyük ölçekli iklim uyumu ve direnç altyapısı için yılda yaklaşık 300 ile 500 milyar dolar arasında yatırım gerekiyor.

Örneğin bu yaz dünyanın fazlasıyla yaşadığı aşırı sıcaklıkları yalnızca bir sağlık veya çevre sorunu değil; sigorta, finans, işgücü, altyapı ve ekonomik istikrar açısından sistemik bir risk olarak ele almak gerekiyor. İklim değişikliğinin neden olduğu hastalıkların tedavi yükünün 2050'de yaklaşık 1,1 trilyon dolara ulaşabileceği öngörülürken, iklim direncinin merkezine genel olarak kamunun ve çalışanların sağlığını yerleştirmek de çok büyük önem kazanıyor. Direncin olmazsa olmazlarından birini de sigorta sistemi oluşturuyor. Daha güçlü iklim direnci için sigorta sisteminde de yapısal değişiklikler şart. Yeni model sigorta sistemlerinin, riski belirleyip önlem alarak, riskin bedelini ödemekle yetinmeyip riski azaltan bir yapıya bürünmesi gerekiyor.

Tüm bu çabaları da bir tür topluluk direnciyle entegre etmek elzem çünkü başta hükümetler olmak üzere kamu ve özel işbirliğiyle ortaya konan direnç planlamaları, değişen iklim koşulları karşısında toplulukların esnek ve hızlı tepki verebilir durumda kalmasını sağlayabiliyor.

 

İyi Örnekler Artıyor

Bugün dünyanın farklı yerlerinde iklim direncine yönelik iyi örnekler de ortaya çıkmaya başlıyor. Örneğin Bangladeş’te Dünya Bankası’nın da desteğiyle, Topluluk Temelli İklim Değişikliği Projesi kapsamında bazı bölgelerde evlerin zeminleri yükseltildi, yağmur suyu toplama sistemleri kuruldu ve kuraklık ile sellere dayanıklı tarım yöntemlerine geçildi. Daha geniş afet yönetimi ve erken uyarı sistemlerinde binlerce gönüllü rol aldı ve böylece topluluklar dirençliliğin merkezine yerleştirildi.

Günümüzde birçok kent hem kentsel ısı adası etkisinden hem de aşırı yağmurlar kaynaklı sellerden zarar görüyor. İklim direnci kapsamında Polonya'daki dört kent, yağmur suyunu yeniden kullanılabilir bir kaynak haline getirmek ve kentsel ısı adası etkisini azaltmak amacıyla Yeşil Otobüs Durağı'nı bir doğa temelli çözüm olarak uygulamaya koydu. Her durağın üzerinde, su tutma katmanına sahip bitkili bir yeşil çatı bulunuyor. Bu çatı, yüzeyine düşen yağmur suyunun %90'ına kadarını tutabiliyor. Kurak havalarda su bitkiler tarafından kullanılıyor ve buharlaşıyor; böylece bir sonraki yağış için yeniden kapasite oluşuyor.

 

Antalya’nın Eylem Gündemi Direnç Başlıklarıyla Dolu

Tüm iyi örneklere rağmen dirençlilik meselesinin önünde hâlâ birçok sorun bulunuyor. Bu bağlamda da Antalya’nın Kasım ayında ev sahipliği yapacağı COP31’in bu meselenin çözümü için önemli adımlara gebe olması bekleniyor. Elbette zirvede en büyük sorun olan finansman açığı gündemde olacak. Finansmana en zor ulaşan en kırılgan topluluklar önemli çünkü direncin esasen ihtiyaç duyulduğu yerler, mahalleler, köyler ve hatta haneler. Dolayısıyla direnç kapasitesini yerel temelli olarak artırmak önemli bir başlık olacak.

Bir diğer mesele ise iklim uyumuna yönelik her yatırımın direnci gerçekten artırıyor olmaması. Bu yüzden de herhangi bir iklim direnci projesinin kimleri ve kaç kişiyi koruduğundan daha çok, uzun vadede koruma sağlayıp sağlayamayacağı ya da bu direnç projesinin başka yerlerdeki riskleri artırıp artırmayacağının da sorulması gerekiyor. Ayrıca iklim direnci uygulamalarını sosyal politikaları gözeterek hayata geçirmek de önem kazanıyor çünkü konuttan, istihdama, eğitimden sağlığa direnci bir bütün olarak görmek artık kaçınılmaz.

Bu yüzden de COP31’in eylem gündeminde direnç başlığı, hiç olmadığı kadar masada olacak gibi görünüyor. Örneğin COP31 Başkanlığı, İklim Dirençli Şehirler başlığını doğrudan öncelikleri arasına koyuyor. COP31'in resmi önceliklerinden bir diğerini de “kırılgan bölgelerin, okyanusların ve denizlerin dayanıklılığının artırılması” oluşturuyor. Bu bağlamda okyanuslar ve denizler de dayanıklılık açısından ele alınacak. Yanı sıra iklim direnci gıda güvencesiyle de doğrudan ilişkili. Bu da kuraklık, aşırı sıcaklar, sel ve değişen yağış rejimlerinin tarımsal üretim üzerindeki etkilerine karşı daha dayanıklı sistemlerin geliştirilmesi anlamına geliyor. Ayrıca “Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri” başlığıyla da iklim risklerine karşı dayanıklı, düşük karbonlu ve eşitlikçi sağlık sistemlerinin oluşturulmasına yönelik yol haritalarının da belirlenmesi bekleniyor.

İklim değişikliğine karşı uyum sağlamak ve direnci artırmak uzun soluklu bir yolculuk. Yukarıdaki tüm başlıklara dair adımlar atılsa bile işimiz bitmiş olmayacak. Yine de yola çıkmak ve değişim için kararlı olmak önemli; gelecek günler hiçbir zaman bugün ve geçmiş gibi olmayacak çünkü…

Tarih: 26 Ağustos 2026